|
Kitap elimin altında değil, detaylardan emin değilim, ama Hikmet Afif Mapolar'ın "Kıbrıs Efsaneleri"nde geçen bir mesel vardı. Sanırım, kıyıya vuran köpüklü Akdeniz dalgaları çirkin kızı bir afete dönüştürüyordu.
Aynı mucizevi dalgalar artık güzellik ve tutku getirmiyor. "Fica" getiriyor. Ve o "fica", doğdukları yere, geldikleri yöne, ağızlarından çıkan şiveye göre belirlediğimiz bir gruba biz Kıbrıslı Türkler tarafından layık görülmüş bir kimlik olarak yapışıyor, kalıyor.
Bir diğer çirkef kelime olan "gaco" ise yalnızca göçmen işçiler özelinde kullanılmıyor, bütün Türkiyelileri isimlendiren bir basmakalıp kategori, bir şirret sıfat olarak kabul görüyor.
"Garasakal"ın günümüzdeki belli başlı alternatifleri bu çirkef kelimeler. Bu yazının amacı, bu tip çirkefe taş atmaktır. Çirkefin herkesin üzerine sıçraması kuvvetle muhtemeldir.
Efsanede insanı çirkinlikten, pislikten arındıran, o şifalı, büyülü Akdeniz sularına ne oldu? Adamızı kucaklayan deryanın sembolik önemi, kültürel manası artık geçersiz mi? Yoksa Kıbrıslı Türkler, Avrupai olmayı naif olmamakla, acımasız olmakla bir tutup kendi efsanelerine, kültürel birikimlerine bile yüz vermemeye mi karar verdiler?
Şüphesiz her toplumda bu tür sığ nitelendirmeler hüküm sürer. Yine de bu genelgeçer hal, hiçbir toplumun kendinden farklı olan grupları aşağılaması, hor görmesi, başkalaştırması için haklı veya yeterli bir mazeret değildir.
Kıbrıslı Türkler olarak Türkiye'yi, birtakım Türkiyelileri eleştirmemizi gerektiren birçok önemli sebep olsa da, bu eleştiri, banal, sığ, kalitesiz ve çirkin kelimeler üzerinden olmamalıdır. Hele "öz eleştirel" bir Kıbrıslı Türk kültüründen git gide uzaklaştığımız şu zamanlarda bu tarz bir eleştiride taraf olmamız başlı başına trajikomiktir. Çağımızın "küçük zamanlar küçük insanlar doğurur" kuralını bir de bizlerin doğrulamasına hiç hacet yok.
"Gaco", "fica" gibi sıfatlardan daha ağır hakaretleri hakeden mahlukatın varlığı yadsınamaz bir gerçektir. Herkesin bu mahlukatla bir şekilde muhatap olmuşluğu da vardır. Fakat bu mahlukat, herhangi bir coğrafyanın "havasından suyundan" oluşmamaktadır.
Ekonomik eşitsizliğe, küresel hiyerarşiye, faşizan/komünal yerel baskıya dayalı karmaşık toplumsal yapıların doğurduğu bir canavardır kültürel yobazlık; memleketi yoktur, modern dünyada biçare oluşumuzun kanıtıdır, ve her ulus-devletin merkezini zaptetmeye çalışan bir kara deliktir.
Katiller, hırsızlar, cahiller, modernitenin kaçınılmaz yan ürünleridir. Modernleşmeye hevesli Kıbrıslı Türkler olarak kabusumuz olan canavarları dünyamıza getiren, istilaya zorlayan gelişmelerde lanetli bir paya sahip olduğumuzu görmezden gelmekle meşgulüz maalesef.
Metin Münir, geçtiğimiz Haziran ayında, şöyle demişti: "Göçmenlerin çoğu Kıbrıslı Türkler gibi olmak, onlar gibi yaşamak istiyorlar. Hoşgörülü olmanın fanatik olmaktan, esprili olmanın asık suratlı olmaktan, serbest olmanın zapturapt altında olmaktan keyifli olduğunu öğrendiler."
Peki ya biz Kıbrıslı Türkler neler öğrendik? Hep yüzümüze vurulan tembelliğimizin kelime hazinemize kilit vurduğunu mu? Kişilere özel, kurumlara yönelik, durumlara özgü eleştirilerin bir iki çirkef unvan altında barınamayacağını mı? Yoksa diplomalı cahillerimizin, parselledikleri inşaat alanlarında, tek bir çivi çakmamak, türküler çığırmamak ve beton karmamak uğruna her türlü çirkefliğe bulaşabileceklerini mi?
Evlerimizi soyan, canımıza kasteden, ara sokaklarımıza hükmeden, hiç bir kültüre sığmayan mahlukatla savaşmadan önce, kendi körüklediğimiz yangına su taşımaya başlasak nasıl olur?
|