|
Dört yol ortasında devasa bir kahveydi...
Sahibinin değil, sahibesinin işlettiği bir yerdi...
Kırk numara sandalet ayakkabıları, üzerine bol gelen elbisesi ile tipik "Hanım Ağa" görüntüsü vardı...
Adı müşterilerine göre Revekka'ydı, ancak kütükteki kaydına göre Rebekka...
Rebekka, talihsiz bir roman kahramanının ismiydi...
Bu dört yola by-pass derlerdi...
Yaz günleri, hayat burada görsel bir keyifti...
Burası hem kahve, hem de meyhaneydi...
Geniş bir salon içinde, kocaman bir banko vardı...
Bu bankonun önünde ise bar sandalyeleri...
İçkiler burada "bodiri" olarak anılan küçük bardaklarla ikram edilirdi...
Kahve fincanlarının tabaklarına ise mezeler konurdu...
Mezeler genellikle, leblebi, kavrulmuş bakla, kare şeklinde kesilmiş peynir, taze bakla ve zeytindi... Bu bankonun önünde genellikle emekçi takımı otururdu...
***
Çocukluğun verdiği coşkuyla izlerdik hep olayları...
Oralarda yaşayan tek Türk çocuğu bendim...
Rebekka'nın hep margarin kokan oğlu Andrikko ile iyi arkadaştık...
Ta ki, o uğursuz güne kadar...
Küçük bir köpek yavrusunu, çivilerle ağaca çaktıkları gün bütün ipler kopmuştu...
Peygamberleri çarmıha gerilen bir halkın çocuklarının bunu yapması, bende derin bir üzüntü yaratmıştı...
Aradan çok uzun yıllar geçmesine karşın, o sahneyi unutamamıştım...
***
Yaz geceleri burada gölge oyunları da oynanmaya başlamıştı...
Dokuz yaşında olmama rağmen Rumca konuşmaları çok iyi anlıyordum...
Perdede sergilenenler ise, bir Karagöz-Hacivat diyaloğundan öte, Türklere ağır hakaretler içeriyordu...
İşte bu gecelerden sonra, hem beni kucağına alıp seven Rebekka'dan hem de o kahvesinden soğumuştum...
İçimde, bizi kendilerinden ayırmayan bu insanlara karşı büyük bir öfke oluşmuştu...
Tüm tatil boyu bir daha oraya uğramamıştım...
***
Ve sonunda o soğuk kış gecesi oyundaki son perde de kapanmıştı...
Sabahın o ayazında kaldırılmıştım sıcak yatağımdan, dışarıda insanı iliklerine kadar donduran bir soğuk vardı...
Üzerime bol gelen bir erkek ceketi giydirmişlerdi bana...
Elime de siyah bir baston tutuşturmuşlardı...
O dondurucu gecede yarım kilometrelik yol bana sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelmişti...
İşte, Büyük Kaymaklı'dan böyle ayrılmıştık...
Rebekka ve kahvesi, Andrikko ve yaşadığım vahşet anılarımda hep yaşayacaktı...
|