|
Nefes nefese sona eren bir yarıştı bu...
Kazanan belli...
Kendi kentine doğru koşuyordu delikanlı...
Üzerinde beyaz bir gömlek, bacağında gri bir pantolon...
Saçlarında bir günahsızın ağırlığı...
"Vazgeçme" dedi içindeki ses; "vazgeçme"...
Çirkinliğin sırıttığı ilk yere doğru koştu...
Kendini sorgulayacak, tutsak edecek veya tetiği çekip öldürecek düşmana inat...
***
Sonradan temellerini atacağı Göçmen evlerinin, yani şimdiki Göçmen Köy'ün sonsuz tarlalar içinde yüzdüğü dönem...
Ara yollardan, ara yerlerden sızan bir fedai mangası kurnazlığını kullanarak girdi şehrine...
Hedefe vardım dediği anda, tok bir ses onu durdurdu...
Sadece durdurmakla kalmadı ürpertti de...
"Nereye ya bayım"...
Hafifçe yutkundu önce, salatalıktan büyük acur olduğunu düşünerek...
Acura haksızlık etmeyeyim, salatalıktan büyük ve kendi yerinde ağır diye düşündü...
Onlar ısrarlıydı, sorularını tekrar ettiler; "Nereye ya bayım"...
"Lefkoşa'ya" dedi delikanlı...
Sırtlarında haki renk işçi tulumu, bellerinde otuz sekizlik tabanca taşıyan sözde resmi görevli iki ayının himmetine sığınıp yürüdü kentine...
***
Yıllarca sokaklarında yürüdüğü, bayramlarda büyük tat aldığı şehri bu değildi...
Tavlada mars olan bir adamın öfkeyle kapattığı sandıktaki taşlardan daha dağınıktı başkent...
Kaybolup gidenlerin yanında, yeni yüzlerle tanışmanın burukluğu vardı...
Şahin sineması bir otel gibiydi...
Seyirci koltuklarında kimse numara aramıyordu...
Ne kapıcı ne de teşrifatçı vardı...
Sahnede ise acıklı bir opera sahneleniyor gibiydi...
Sahneye serilen şilteler üzerinde yatan insanlar...
Belki yüz üç köyden, belki de bir tek köyden gelmişlerdi...
***
Göçmenlik acı şeydi, tıpkı gurbetin acı vatan olduğu gibi...
Ancak en acısı, insanoğlunun gurbeti içinde yaşamasıydı...
Ve bu kederin tarifi imkânsızdı...
|