|
Erden Naşit'in belinde tabancası, kır bir atın üzerindeki şovu, akşamın ilk saatlerinde kapakları açılan içkiler, söylenen şarkılar ve Bayrak Radyosu'nun "gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın" diye marş haline getirdiği şarkı, ta 1968'lere değin sürecekti...
Ve biz yirmi bir yaşına girecektik...
Aynı yaştaki gençlerin üniversite bitirdiği dönemde, hâlâ yarının ne olacağını bilemez olacaktık, tıpkı bugün gibi...
***
Mimi Çavuş'ta kalmıştık...
Yani Mehmet Çavuş...
İnce bıyıklarının gölgelediği seyrek ön dişleriyle gülen adam...
Daha doğrusu bizim o günlerdeki yaşımıza göre adam...
Şarkıların, şiirlerin, halk türkülerinin ve gazelin yaşamımıza girdiği dönem...
Kafalar dumanlanınca sadece Muharrem Apartmanı'nın değil tüm yüreklerin ışığının söndüğü geceler...
Mimi Çavuş; "Her yer karanlık pir nur o mevki" diye başlayınca "Cav" ve "Yef" seslerinin yeri göğü titrettiği dönem...
***
Mimi Çavuş o günlerin en popüler ismiydi...
Ona insanların bu kadar saygı duymasının nedeni de çözülecekti...
Mimi Çavuş bizden biriydi...
Gittiği yerde de ülkesini yüreğinde götürecekti...
Elimizde kaç Mimi Çavuş var, söyler misiniz bana...
***
Birçoğunun varoşlardan, bazılarının köylerden, bazılarının ise kapalı kutuya benzeyen bu şehrin içinden çıktığı insanlar oluşturacaktı o günkü ordumuzu...
Kurtuluş Savaşı'na, eğer Orhan Kemal'in "Yorgun Savaşçı" romanını okuyarak bakarsanız, Kuvvayi Seyyare'nin bizim birlikler olduğunu görürdünüz...
Neyse ki, sonunda onlar düşmana iltica etmeden, kimi tükenerek, kimi ölerek, kimi adam gibi direnip sessizce ama onurluca düşerek bu dünyadan göç edecekti...
Daimiciyi barındırmayan bir düzeni var dünyanın çünkü...
|