|
BİZ ZAMANINDA TEKNOLOJİMİZİ GELİŞTİRSEYDİK
RUMUN GÜÇ ARTIRIMINDAN TV’LERİMİZ ETKİLENMEZDİ
Güney Kıbrıs’ta ERT ve PIK’in yayınlarını güçlendirerek, kuzeyde ATV, NTV, ART ve Genç TV’nin karasal yayınlarını etkilemesi, gerçekten de iyi niyetli bir tavır değildir.
Bugüne kadar bu konuda Yayın Yüksek Kurulu (YYK) frekans tahsisinde güneydeki yayınları dikkate alarak hep dikkatli davrandı ama ne yazık ki Güney Kıbrıs’tan aynı hassasiyet gösterilmiyor.
Tam tersine Rumlar hem kanal tahsisinde hem de güç artırımında bırakın hassas davranmayı, tam tersine kuzeyi etkilemek için çaba sarf ediyor gibi sanki.
İşte daha önce Kanal T’nin başına gelenler şimdi de ATV, NTV, ART ve kısmen Genç TV’nin başına geldi.
Yarın başka bir kanalın başına gelmeyeceğini kimse söyleyemez.
Aslında artık hemen her evde uydu anteni var ve ATV, NTV, ART ve Genç TV uydudan da izlenebiliyor ama olaya bu gözle bakarsak yanlış yaparız, hem bu konudaki niyeti görmezden gelmiş hem de ileride alınacak bir çözüm için harekete geçilmesini yavaşlatmış oluruz.
Zaten diğer yerel kanallarımız uyduda değil ve bu tehlike onları da bekliyor, nitekim Kanal T, bu sorunu yaşadı.
Aslında iki toplumlu teknik komitelerde bu konunun da konuşulması gerekiyordu ama sporu konuşmak istemeyen Rumlar, TV- radyo yayınlarını da gündeme almaya yanaşmıyor.
Bir taraftan çözüm çabaları sürerken, diğer yandan bu gibi moral bozucu durumlar yaratılmamalı diye düşünüyorum.
Ama Rumlar ortada bir sorun olduğunu düşünmüyor, yayınlarını güçlendirmenin en doğal hakları olduğunu iddia ediyorlar.
Rumların yaptığı doğru değil ama Kuzey Kıbrıs’ı böyle bir tehlikenin beklediği belliydi.
YYK, bu tehlikeye yaklaşık dört yıl önce dikkat çekerek, devlet ve hükümet yetkililerini uyardı.
Demode kalmış teknolojimiz ve imkanlarımız ile gelecekte Kuzey Kıbrıs’taki karasal yayınların tehlikeye gireceği konusunda YYK, ısrarlı uyarılarda bulundu, vericilerimizin güçlendirilmesi yönünde talepte bulundu.
Yaklaşık bir yıl önce Kanal T’nin yayınlarının, AKEL’e ait bir kanalın güçlü yayınları ile etkilenmesi aslında tehlike sinyallerini veriyordu.
Yetkililerimiz, bunu bir uyarı olarak görüp önlemler alacağına, işi oluruna bıraktı. Alın işte, zamanında önlem alamadığımız için şimdi tam dört televizyon kanalı etkilendi.
Şimdi ah vah çekiyor, kınıyor, tepki gösteriyor, karşı tarafın insafa gelmesini bekliyoruz.
Televizyon- radyo kanallarının vericilerinin bulunduğu Selvilitepe’de elektrik yok, jeneratörle sağlanan enerjiyse ne yazık ki sınırlı bir güce sahip.
Evet, “güçlendirin” demenin kolay olmadığını, önemli bir maliyet istediğini biliyorum ama YYK’nın dört yıl önce yaptığı uyarılar dikkate alınmalıydı, o zamandan konunun ciddiyeti kavranabilseydi, bugüne kadar önemli bir mesafe kat edebilir, belki de bu demode sistem yenilenebilirdi.
Digital ya da diğer ismiyle sayısal yayıncılığa geçtiğimizde bu sorunlar yaşanmayacak ama bu teknolojiye geçebilmemiz de pek öyle yakın görünmüyor.
Selvilitepe’ye elektrik götürme işine gelince; istenince olduğunu biliyoruz, tüm tepkilere rağmen kısa sürede Karpaz’a elektrik götürüldü, hem de yangından mal kaçırırcasına, neden Selvilitepe’ye götürülememesin?
Zaten bu ülkede başımız tokuşmadan hiçbir konuda önlem almıyoruz.
İlla ki başımız tokuşacak, zor durumda kalacağız ve ondan sonra önlem alamaya çalışacağız.
Bugün yaşadığımız elektrik sorunu bile bu umursamazlıktan kaynaklanmıştır.
Yıllarca elektrik Rumdan beleş alındı, buna rağmen vatandaştan ücret talep edildi ama bu paralarla hiçbir yatırım yapılmadı, Rum elektriği kesince de sudan çıkmış balığa döndük, bugün dahi etkilerini yaşıyoruz.
Bu sorumsuzluklarda bugünkü yöneticiler kadar, muhalefetteki UBP ve DP’nin de payı vardır, bugün eleştiriyorlar ama kendi zamanlarında kıllarını kıpırdatmadılar.
Avrupalı olmak istiyoruz ama Avrupalı gibi düşünemiyoruz, uzağı göremiyoruz, uzağı görüp de uyaranları dikkate almıyoruz, ondan sonra şimdi hamasi nutuklar, altını dolduramayacağımız tehditler savuruyoruz.
Biliyor musunuz, bizim bu tepinişlerimiz, haykırışlarımız da Rumlara sinek vızırtısı gibi geliyor maalesef...
************
SİZ NASIL BİR BABASINIZ?
Bugün “Babalar Günü”.
Daha önce de yazdım, ben böyle özel günleri pek sevmem.
Hele de özel günlerin tüketim çılgınlığının bir parçası haline gelmesine hiç katlanamam.
Ancak ortam sizi de bu günü kutlamaya itiyor maalesef.
“Babalar Günü” aslında “Anneler Günü” ve “Sevgililer Günü” kadar popüler değil.
Gerçi son yıllarda reklam kampanyaları ile daha fazla önemsenen bir gün haline geldi ama babaların, anneler ve sevgililerden sonra hatırlandığını söylersek yanlış söylemiş olmayız.
Eskiden o kadar önemsenmezdi ki “Babalar Günü”nü unuturduk bile ama şimdi ne mümkün, gazete-dergi okuyor, televizyon seyrediyorsanız, size unutturmazlar.
Anne sizce neden babalardan daha fazla önemseniyor?
Kuşkusuz ki insan annesini de sever, babasını da ama her çocuğun annesiyle olan bağı, ne isterse olsun babasından daha güçlü oluyor.
Belki de kanından kan, canından can verdiği, karnında gün be gün büyüttüğü, kendinden bir parça olarak dünyaya getirdiği için annelerle çocukların bağı hep babalarınkinden daha güçlü olmuştur.
Annelerin o güçlü annelik hisleri, içten ve sonsuz, karşılıksız sevgileri her çocuk tarafından hissedilebiliyor.
Kuşkusuz babalar da çocuklarını kendilerinden bir parça olarak görmektedir ve onlar için canını vermeye hazırdır ama o yüce erkeklikleri, duygularını açığa vurmasına engel olduğu için çocuk bu hissi doyasıya hissedememektedir.
Özellikle eski nesil babalar, çocuklarına sevgisini göstermesini neredeyse ayıp sayıyordu.
Bugünün babalarının biraz evrim geçirdiğini söyleyebilirim aslında.
Kendi adıma, geleneksel baba modelini kırıp, çocuklarına tüm sevgisini sunan, duygularını gizlemeyen bir baba olmaya çalıştığımı söyleyebilirim.
İçten sevgimi hissetmelerini sağlamak için elimden geldiğince çaba sarf ediyorum.
Tüm çabalarıma rağmen, son noktada, ya da bir yerden sonra annelerine olan bağlılıklarının ortaya çıkmasına da bozulmam, çünkü yukarıda söylediğim kanından kan, canından can meselesine saygım sonsuz.
Sonra onlara anneleri kadar zaman ayıramadığım için vicdan azabı çektiğimi de söyleyebilirim.
Baba olmak aslında çok keyifli bir duygu.
İnsanın hayata bakış açısını da değiştiriyor.
Örneğin ben bekarken, çocuğum yokken, hiç ölümden korkmazdım.
Arkadaşlarla hep tartışırdık, niye ölümden korkayım diye?
İşte, geldiğinde bizi bulacak, gözümüz kapandığında bu iş bitecek ne diye durup da üzüleyim, korkayım diyordum.
Ancak artık ölümden korkuyorum, çünkü eşim ve çocuklarım için hayatta kalmam gerekiyor, onlar için sağlıklı olmalıyım.
Adımlarımı daha bir dikkatli atıyor, geleceği hesaplayarak hareket ediyorum.
Evlilik ve özellikle de çocuk sahibi olmak insana inanılmaz sorumluluklar yüklüyor.
İnsan o sorumluluğu taşıyabiliyorsa bu işlere kalkışmalıdır diyorum.
Bir eş bir baba olarak en büyük kusurum; eşime ve çocuklarıma, işim icabı yeterince zaman ayıramamamdır.
Sanırım bunu da başardığımda, kusursuz bir baba olma yönünde önemli bir adım atmış olacağım.
Siz nasıl bir babasınız?
Mesela çocuğunuzun bitmek bilmez ve cevaplanması zor sorularına cevap verir misiniz?
Onunla her türlü oyunu oynar mısınız?
Omuzlarımıza veya arkanıza alıp at rolüne bürünür müsünüz?
Ona masal veya öykü okur musunuz?
Birlikte şarkı söyler, resim yapar mısınız?
Onunla alışveriş yapar mısınız ve sırasında “paramız yok bunu alamayız” dediğinizde sizi anlamasını sağlayabilir misiniz?
Dört yaşından itibaren onunla saat 03.30’da, saat 04.00’te kalkıp balığa gider misiniz?
Uyurken çocuklarınızı seyrettiniz mi, seyredip de duygulandığınız oldu mu hiç?
Ya da ona sarılıp uyur musunuz?
Bezini değiştirir, banyosunu yaptırır mısınız?
Bazı taraflarını kendinize benzetip de gururlandığınız oldu mu hiç?
Bir baba bunların tümünü, hatta daha fazlasını yapabilmeli bence.
Sevginizi ona hissettirin, sevgisini göstermeyen o eski model babalardan olmayın, sevgiyle büyüyen çocuk özgüvene sahip olur, bunu unutmayın.
************
BOL MEMORANDUM TARTIŞMALI GÜNLER
Siz de sıkıldınız değil mi memorandum tartışmalarından.
Rum yönetimi ile İngiltere arasında imzalanan memorandum, fena halde hayatımıza girdi.
İngilizler attığı parmakla içimizi dışımızı memoranduma çevirdi.
Gündem maddeleri ülkede, hele de Kıbrıs sorununda o kadar az ki, bir konu gündeme geldi mi tefrikaya dönüşüyor.
İngilizler, kötü bir şey yaptığına inanmamakla birlikte izahat yapma ihtiyacı duyuyor, hiç şaşmayın bir hafta sonra da Rumları kızdıracak bir girişim yaparlarsa. İngiliz bu, ne yapacağı belli olmaz.
|