|
Arkadaşım İngiltere'den Kıbrıs'a kesin dönüş yapmaya karar verdiğinde şiddetle karşı çıkmıştım.
İngiltere'de çok iyi bir işi vardı, iyi kazanıyordu, çocukları büyümeye başlamıştı ve "artık ülkemde yaşayayım, orada işime devam edeyim" demişti.
Çok sevdiğim bir arkadaşımın Kıbrıs'a kesin dönüş yapması güzel bir şeydi ama "olmaz, gelme, batarsın, perişan olursun" dedim.
Dinletemedim, her şeyini sattı savdı, Kıbrıs'a döndü.
Bir de bana "siz orada para kazanmasını bilmiyorsunuz, ben başarılı olacağım" diye hava attı.
Ona buradaki olumsuzlukları saydım, oralardan gelip de buralarda tutunamayanlardan örnekler verdim ama anlatamadım.
Maalesef haklı çıkan ben oldum.
Sonuç hüsrandı; bir gün geldi ve bana dedi ki; "haklıydın, İngiltere'dekinin iki misli çalışıyorum burada ama orada kazandığımın yarısı kadar kazanamıyorum..."
Ve yeniden İngiltere'ye döndü, yeniden düzen kurdu, çok sevdiği ülkesinden büyük bir zarara uğrayarak kaçtı.
Arkadaşım; "bu ülkeye yalnızca yaz aylarında tatile geliriz artık" diyor.
Ne acı değil mi? Böyle çok örnek var, insanlara "ülkenize dönün çağrısı" yapıldı ama gelen battı, geri gitti.
Bunları neden anlattığımı tahmin etmişsinizdir.
Pazar günkü KIBRIS gazetesinin ön sayfasında çok çarpıcı iki haber vardı.
Haberlerden birisi; ülkemize yatırım yapan bir yabancının büyük paralar harcayarak hizmete açtığı tesisini kapatıp gitmek zorunda kaldığını, diğeri ise yerli bir yatırımcının tesislerini Silifke'de kuracağını duyuruyordu.
Yani hem yabancı yatırımcı, hem de kendi öz evlatlarımız, Kıbrıslı Türk yatırımcı Kuzey Kıbrıs'ı terk ediyor.
Yaşadıkları zorluklara dayanamaz hale geldiler.
Tüketim toplumu olduğumuzu söylemeye gerek yok, yıllar geçtikçe daha da üretimden koptuk, zar zor ayakta kalan, ülkesi için bir şeyler yapmaya çalışan, tüm zorluklarına rağmen buralara kök salmaya çalışan insanımız da sonunda teslim bayrağını çekmeye başladı.
Dünyadan kopuk bu ülkede kendi imkanları ile dünyaya açılmaya, ihracat yapmaya, ya da tesisleri ile yabancı turistleri buralara çekmeye çalışan işadamlarımız pes etmek üzere.
Tamam, üreten değil de tüketen toplum olmak yönetenlerin bir dönem sistemli politikası olmuş olabilir ama bunun iflas ettiği, Kıbrıs Türk insanını daha da Türkiye'ye muhtaç, avuç açan, dilenen pozisyonuna getirdiği açıkça ortada.
Üretmeyen, sanayisi olmayan, işyerleri kapanan, istihdam için devlet kadrolarından başka olanağı kalmayan bir devlet yaşayamaz, çökmeye mahkum olur.
"Devletimiz var" deniyor ama nasıl bir devlet bu devlet, yalnızca tüketen, birkaç tane tüccardan başka kimsenin ayakta duramadığı bir devlet olur mu?
Üreticimiz ayakta duramıyor, çünkü Türkiye'den dev firmaların ürünleriyle rekabet edemiyor.
Öylesine haksız ve vahşi bir rekabet var ki hiçbir ülkede bu denli kendi üreticisini, kendi ülkesinin ürününü korumayan başka bir ülke yoktur herhalde.
Türkiye'den dev firmalarla rekabet edemeyen işadamımız da ucuz işgücüne yöneliyor, bu kez ne oluyor özel sektörde aradığını bulamayan insanlar devlet kadrolarına yöneliyor.
Devletim cazibesi nedeniyle ellerindeki iyi elemanları da devlete kaptırıyorlar, bir anda devlet iyi eleman konusunda özel sektörün rakibi haline dönüşüyor.
Ortada büyük bir yanlış var aslında, zincirleme bir anomali, kimse hayatından memnun değil, ne üretici, ne işçi...
Silifke'ye fabrika açacak olan Ahmet Erçıka'nın ardından, başka işadamlarımızın da bu yönde çalışmaları olduğu haberleri geliyor...
Ülkeyi yönetenler, yabancı yatırımcıya çağrıda bulunuyor ama bırakın yabancı yatırımcıyı (ki gelen de kısa sürede geri kaçıyor), bizim kendi işadamımız bile ülkeyi terk ediyor.
Yabancılar ekonomik kriz ve öngörüsüz politikalardan, yerli üretici ise yerli yatırımcıya gerekli ilgi gösterilmemesinden yakınıyor...
Maalesef, kumarhaneciler dışında kimseye cazip gelmiyor buraları...
"Tedbir almak için ne bekliyorsunuz?" diyeceğim de bizi yönetenlerin bu sorunları çözeceğine inanası gelmiyor insanın, boşuna konuşuyoruz gibi geliyor bana.
|