|
KTTO ile İsrail seyahatından önce beş yıldızlı yüzen otel niteliğindeki cruise gemisi ile ailecek batı Akdeniz'de 9 günde 4 ülke ve 10 şehir (bölge) turladık. Yorucu ama keyifliydi. Bu seyahatle, cruise turizminin ne demek olduğunu da yaşayarak öğrenme fırsatım oldu.
Cruise turizmi trendi katlanarak büyüyor ve bu talebe hem gemi şirketleri hem de deniz kıyısı olan şehirler ayak uydurmaya çalışıyor. Gemi kapağı attığı şehri ihya ediyor, gemiye bağlı şehirlerde önemli bir piyasa ve ekonomi oluşuyor. Hemen hemen gemi personelinin tümü, 3-4 lisan bilen Endonezyalı ve Madagaskarlı ucuz ama kalifiye işgücüydü.
Bizim ufaklık gemiye "apartman gemi" diyordu. Gemide müthiş bir konfor ve disiplinli-kurallı bir organizasyon vardı. 3000 kişilik gemide başka türlüsü mümkün değil zaten. Gece şovları-gösterileri muhteşemdi. Ha, unutmadan gemide epey bir (80 civarı ) memleketli de vardı, hatta gemi sonrası bir grupla ayrıca Monaco ve Portofino turu da yaptık.
Gemiye Cenova'da bindik. Her gün yeni bir limanda uyanmak enterasan bir maceraydı. İlk gün Napoli'de uyandık. Napoli'ye daha öncede gitmiştik, kaotik bir liman şehri. Lakin, Capri'ye hava muhalefeti nedeniyle gidememiştik, bu kez gidebildik.
Doğa, Capri'ye bütün güzelliklerini bağışlamış sanki. Küçücük ada sarp kayalık dağlarla çevrili ve bu kayalıkların üzeri de şahane bir yeşillik ve rengarenk çiçeklerle donatılmış. Panoraması insanı büyülüyor. Capri, tıpkı dünyada diğer özellikli turizm bölgeleri gibi, imarından-yapılaşmasına, ulaşımından- ekonomisine kadar çok sıkı kurallar ile yönetilen ve korunan bir adacık. Doğrusu, pizza ekmeğine yaptıkları sandviç çok lezzetliydi.
Ertesi gün Sicilya'ya (Palermo) geçtik. Sicilya, coğrafi konumu gereği tarih boyunca çok el değiştirmiş, üzerinden çok kültürler geçmiş bir ada. Bu yüzden midir nedir bilinmez ama Sicilya'da bir çok konuda "güzel ve çirkin" yan yana yaşıyor. Normanların baskın izlerini taşıyan Monreal'i beğendim ama genelde Sicilya'dan hoşlanmadım.
Bir sonraki durağımız Tunus'tu. Ne yazık, Fransızlar Tunusluları ancak bu kadar medenileştirebilmişler. Çevre pisliği, turiste bakış, hırsızlık, vur-kaç alış-veriş mantığı çok kötüydü.
Taksici ile başında güç bela fiyatta anlaşıyorsun, yolda giderken pazarlık yine başlıyor, inince neredeyse kavga ediyorsun. Hele dönüşte, inanılır gibi değil, taksici bizi limana çok uzak bir yerde bıraktı (güya limana giremezmiş, halbuki dönüp müşteri alacak) ve anlaşmamıza rağmen paranın üzerini vermeyip, arabaya atlayıp kaçmaya kalktı? Polis tehdidi ile zorla paramın üzerini geri aldım.
Ama bunlara rağmen Sui Bu Said diye çok hoş görülmeye değer bir kıyı kasabaları var. İçinde büyük bir yat limanının olduğu, beyaz evlerin otantik mavi kapı ve pencereleriyle kaplı olduğu şahane bir kasabacık.
Neyse, ertesi gün Tunus felaketinden sonra Mayorka cennet gibi geldi. Harika bir yer, pırıl pırıl nefis, göz kamaştıran bir İspanyol adası. Nezih ve huzurlu bir yer ve upuzun bir limanı var. Palma De Mayorka adını, Palmiye ağaçlarından alıyormuş. Bir vakitler adayı kontrol eden Araplar adaya bayağı palmiye ekmiş. Starter türü Pamboil, özgün bir damak tadıydı.
Ertesi gün Barselona'daydık. Katalonya'nın başkenti, Katalanlar, İspanya adını ağızlarına dahi almıyorlar. Gotik mimarisi ile şehir çok etkileyiciydi. Her yerde Gaudi'nin izi var. Doğrusu, dev akvaryumda köpekbalıkları ile burun buruna dolaşmak da enteresandı. Vakit kalmadığı için tapas ziyafeti yapamadık. Neyse, bir daha ki sefere.
Gemi ile son ziyaret noktamız Marsilya idi. O nasıl bir şehir öyle? Girintili-çıkıntılı sahil şeridi, tepeler üzerine serpiştirilmiş harika bir doku, nefis sokakları ile sımsıcak bir şehir. Hele şehrin tepesine yerleştirilmiş katedralin üzerindeki Nostradamus heykeli ihtişamlıydı.
Vallahi, Marsilya'nın sokaklarında ve yat limanında insan ömür bırakır. Fransızların bol cary soslu, çorba ile yemek arası, farklı deniz ürünleri karışımı ile sundukları leziz bir balık menüleri var.
Ve ertesi gün Cenova'da gemiden indik ve memleketli arkadaşlarla aynı gün içinde evvela Monaco(Fransa), sonra da tam ters istikamette olan Portofino'ya(İtalya) hızlı bir ziyaret yaptık.
Monaco, zenginliğin ve servetin yarattığı çok güzel ama suni bir ülkecik. Gerçi, teenager yıllarımın aşkı prenses Caroline'i göremedim ama olsun! Monaco'nun merkezi Monte-Carlo'nun ve kumarhanesinin sıradışı bir görkemi var. Sarp dağlardan denize doğru inen Monaco panoraması kesinlikle etkileyici bir yer.
Monaco'dan sonra dolu-dizgin tekrar geri İtalya'ya aşk şarkılarına konu olmuş Portofino'ya geçtik. Vallahi, Portofino için söyleyecek, anlatacak kelime bulamıyorum. Kendi adıma hayatımda gördüğüm en şahane, ferahlatıcı cennet parçalarından biri. Portofino'nun muhteşem bir orman, dağ ve deniz kesişmesi ve bu şekilde 3-4 kilometre uzanan nefis kıyıları var. Bölgenin adını aldığı limancıkta hiç kıpırdamadan günlerce kalabilirdim.
Herhalde bu yüzden olsa gerek, restorantlarında kelle başı 7 EURO civarı toprak bastı, oturma parası alıyorlar. Ama bu güzelliğe değerdi. Özetle, ruhum Marsilya'da, kalbim Capri ve Portofino'da kalarak memlekete döndüm, diyebilirim.
Bu seyahatten çıkarılacak derslere gelince;
1-Bir an önce yat ve cruise turizmi için adım atmalıyız.
2-Yüksek katma değerli turizm istiyorsak, bileceğiz ki bunun yolu "doğa, tarih, mimari ve özgün kültürü koruyan ve etrafına da buna göre bir ekonomik hayat dizayn eden, ayrıcalığı ve özelliği olan bir ülke yaratmaktan geçer".
|