|
Gazetemizin 14 Şubat, 2007 tarihli sayısında Mustafa Doğrusöz "gerçek sevenlerin günü kutlu olsun" başlıklı yazısında Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Han Duvarları" adlı şiirinden de söz etmişti.
Mustafa Doğrusöz, deyim yerinde ise, benim "hayata beraber başladığım" vefalı dostlar listemin en üst sıralarında yer alan "adam gibi adamdır." Onu tanımayanlar yazılarını pek anlamazlar... Arasıra bir araya geldiğimizde mutlaka bir nostalji, bir duygu seli yaşarız... Nedense hep geçmişin güzellikleridir, yitirdiklerimizdir konumuz. Konuşmasak da gözgöze bakışarak anlaşırız...
Geçen akşam Yakın Doğu Üniversitesi'nin düzenlemiş olduğu Uluslararası Çevre Konferansı dolayısıyla Yakın Doğu Üniversitesi Büyük Kütüphane'sinde düzenlenen resepsiyonda buluştuk değerli dostum Doğrusöz'le... Aynı gazetede yazdığımız halde orada pek görüşemiyoruz, saatlerimiz denk düşmüyor.
Ve o gece yine konu döndü dolaştı, yıllar öncesine, Haydarpaşa Ticaret Lisesi'nde altmışlı yıllarda düzenlediğimiz bir sanat - kültür gecesinde okuduğum Faruk Nafiz Çamlıbel'in o ölümsüz şiiri "Han Duvarları"na uzandı...
Sevgili dostum Doğrusöz o şiiri okuduğum geceyi hiç unutmamış, "bu gün gibi hatırlıyorum" dedi... Ne yalan söyleyeyim çok duygulandım ve çok da mutlu oldum. Bu nedenle size bu güzel ve anlamlı şiiri hatırlatmak istedim. Sağcı da olsak, solcu da olsak, biz bu toprağın çocuklarıyız. Duygularımızı doyasıya yaşarız... Her hüzünlü olaydan kendimize de bir pay mutlaka çıkarırız...
Doğrusöz'ün deyişiyle "Çünkü ben buralıyım..."
Ve Arif Hasan Tahsin Desem'in deyişiyle "Aynı yolu yürüyenler farklı yerlere varamazlar..."
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
HAN DUVARLARI
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altında demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyorum gurbeti gönlümde duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya...
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgarların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu
Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu...
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince
Son yokuş noktasında düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine
Yol, hep yol, daima yol, bitmiyor düzlük yine
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali
Sonun ademdir yiyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine,
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı.
Fani bir iz bırakmış burada yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilerle uğraşırken baş başa
Rastlamışım duvarda bir şair arkadaşa
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışın ben"
Altında bir tarih sekiz mart otuz yedi,,,
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına!..
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... buz tutuyor her soluk
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir dereboyu gibi kurulmuş eski hanlar
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden;
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına, son dalı kırıyordu.
Yaylımız titretirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "işte Araplıbeli!.."
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yarin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgarın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık
Bir handa yorgun argın, tatlı bir uykudaydık
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslımı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben..."
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu
"Hancı" dedim "bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi, "hana sağ indi, ölü çıktı geçende!::"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi
Aradan yıllar geçti, işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar,
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
Not: Han Duvarları'nın şairi Faruk Nafiz Çamlıbel 1898 yılında İstanbul'da doğmuş, 8 Kasım 1973'de garip bir tesadüftür ki, bir gezi sırasında Samsun Vapuru'nda ölmüş. Şairi Maraşlı Şeyhoğlu'nun handaki ölümü çok etkilemişti. Bir gün kendisinin de vapura sağ girip ölü çıkacağı içine mi doğmuş ve bundandolayı mı böylesine etkilenmişti, bilinmez...
* * * * * * * * * * * * * *
OYSA ÇOĞALMAKTI NİYETİM
çoğaldıkça azaldık
yüreklerdeki sevgiler
eridi zamanla
hırslara yenik düştük
oysa;
siz büyüdükçe
çoğalmaktı niyetim
azalmak değil...
S.S.
|