|
"Ayda bir aşısı, pire spreyleri, tarakları, bakımları, vitaminleri.Yok efendim, eğitimi, psikolojisi, oyunu, süs faresi, şuduru, buduru... Ne bu be? Bilseydim çocuk yapardım! En azından, büyüyünce bana bakar!"
Yukarıda okuduklarınız, "Avrupa Yakası'ndan tanıdığımız Aslı rolündeki oyuncu Gülse Birsel'e ait. Daha doğrusu Gülse Birsel'in yazmış olduğu "Gayet Ciddiyim" adlı kitabından alınmıştır. Yazar yazısına şöyle devam ediyor:
" Her defasında aynı şey.
Bütün hayvan dükkânlarının önünde, anne babalarının kucaklarında boy boy bebekler, çocuklar ve ben, saatlerce vitrindeki kedilere, köpeklere bakıyoruz. Büyülenmiş gibi!
Ve genellikle, mesela Himalaya cinsi, pofuduk bir kediyle aramızdaki cama rağmen sıcak bir iletişim kurduğumuz anlarda, yanımda kim varsa, ona dönüp "Haydi alayım şunu!" manasında acıklı ve sürprizlere gebe bakışlar atıyorum.
Ancak cevap, yine kim olursa olsun, aynı: "Hadi hadi, yürü, kedi falan yok, sen onu da atarsın!"
Kendimi, ev hayvanları üzerinde çeşitli deneyler yapan, ruh hastası oğlan çocukları gibi hissediyorum.
Önce şunu açıklığa kavuşturayım. Kedi medi atmış değilim!
Birkaç kez alıp geri vermiş olabilirim sadece!
İşle eğlenceyi karıştırmayacaksın!
Benim hayata bakışım, felsefem, aslına bakarsanız, birçoğumuzun da aynen hisssedip, açık açık söylemeye utandığı bir kural üzerine inşa edilmiştir:
Yapmak zorunda olduğun işleri mümkün olan en az çabayla tamamlamak!
İkinci, belki de daha önemli bir hayat kuralım da yaşadığım her şeyi "ciddi iş" ve "eğlence" şeklinde ikiye ayırmaktır.
Yazı yazmak, kariyer, sağlık, ev hayatı, ciddi işlerdendir örneğin.
Arkadaşlıklar, ilişkiler, yemek yemek, kitaplar, filmler, cilt bakımı, seyahat, spor gibi alanlarsa "eğlence" kategorisine girer benim için.
Yani bu konularda zorunluluk, sorumluluk, belli saatler, kurallar olmamalı ve bu konular, benim isteğim dışında (örneğin fazla gezip tozup yorgun düşmek gibi durumlar hariç) yorgunluk kaynağı olmamalıdır.
Bunun için "En son ben aramıştım, şimdi sen arayacaksın, yoksa küserim!" tipi arkadaşlıklardan kaçınırım!
Bu yüzden, arkadaşlarımın hepsi, övünmek gibi olmasın, birinci sınıftır. "İdare edilen", mecburen görüşülen" kimse yoktur aralarında.
Yirmi mekik, kırk dakika yürüme, yirmi dakika kondisyon bisikleti gibi programlı sporlardan kaçarım.
Dans etmeyi, stilsiz, şapır şupur sıçratarak ve kendime göre su balesi yaparak yüzmeyi tercih ederim!
Yemeğin tadını beğenmezsem aç kalmayı yeğlerim, ama bir oturuşta üç porsiyon İnci profiterol de yerim!
Uzatmayalım.
Evcil hayvan sahibi olmak, bu ikinci grupta zannederdim hep.
Çocuk yapsam daha mı kolay?
Bu arada kedilere de bayılırım.
Hatta, neredeyse, yaşlı ve hayatta kimsesi olmayan kedi sever kadınlar gibi, oradan buradan kesilmiş kedi fotoğraflarını da etrafa gösterebilecek potansiyeli kendimde görüyorum.
Uzatmayayım...
İki sene önceydi: Bir tanıdıktan iki tane kedi aldım!
Biri siyah, zayıf ve çekingen, öteki beyaz, şişko, gayet sosyal bir tip. Ve bunlar iki erkek kardeş.
Çocukluğumda, bahçede beslediğim kedilerden alışmışım.
Kedi mır mır kucağına gelir, seversin, oynarsın, bu kadar. Arada da yemek verip yemesini seyredersin. Pek şeker yerler kediler.
Gerisine karışmazsın. O kedinin sorumluluğudur.
Öyle değilmiş.
Kediler geldi. Ve tuvalet problemi ortaya çıktı.
Tuvalet aldık, kum aldık. Yerini beğenmediler. Mamanın özel cinsi varmış, bebekler onu yermiş. Nasıl kokuyor anlatamam, balıklı, tavuklu pötibör bisküvü düşünün, feci.
Gittim, ev şeklinde yatak aldım. Elbette asla orada uyumuyorlar. Yazıcının üstü favori yerleri. Kağıtlar tüy içinde.
Titizliğim tuttu mu sana. Tuvaletlerini arka balkona koydum ve fakat girip çıkamıyorlar. Kapıyı aralık bırakıyorum, üşüyüp başka yerlere kaçıyorlar. Kendilerini sevdirmiyorlar, kaçıyorlar.
İkinci gün veterinerde aldık soluğu. Orada kedi sahipleriyle ahbap olduk. Genellikle üstü başı tüy içinde, mutlu ve sakin insanlar!
Birinin kedisi geçen sene kist aldırmış, "Bir hafta Pasiflora'yla ayakta durdum," diyor.
Ayda bir aşıları varmış, yok efendim pire spreyleri, tarakları, bakımları, vitaminleri. Eğitimi, psikolojisi, oyunu, süs faresi, şuduru, buduru...
Yahu bilseydim çocuk yapardım! En azından büyüyünce bana bakar.
Üçüncü gün, pire spreyi sıkıp tarama faslından sonra, tırmık ve tıslamalar eşliğinde, hiç sevilmediğimi anladım.
Bu soğuk savaş birkaç gün sürdü. Sonra bana değil ama ortama alıştılar. Evin bir ucundan öteki ucuna kovalamaca oynuyorlar, atlayıp zıplayıp vahşi hareketler yapıyorlar, çok eğleniyorlar, fakat kırıp döküyorlar ve ben, sadece tuvalet temizleyip, mama veren, tırmıklanarak pire spreyi sıkan, antipatik yurt müdiresi rolündeyim.
Hiç sevmedim. Sorumluluk, zorunluluk, iş, yorgunluk. Bahçe kedileri böyle değildi. Hani eğlence?
Ve iki kardeşi, eminim çok mutlu oldukları eve, annelerinin oturduğu yere geri yolladım. Rengarenk oyuncakları, evleri, yastıkları ve mamalarıyla.
İki hafta sürdü.
Yılmayıp, bundan bir yıl sonra aldığım, çok daha şirin, çok daha iyi huylu ve fakat çok daha beyaz ve dökülen tüylü Van kedisi "Van Damme"la olan kısa ama düzeyli ilişkimi ise başka gün anlatırım.
Zaten benzer bir hikâye. Tek fark, sebebin tüyleri olması.
Hayvanseverler, sizlere sesleniyorum. Benim gibileri hayvan dükkânlarına yaklaştırmayın, yaklaştıranları uyarın.
Bizden ne köy olur ne kasaba..."
********************
KARAGÖZ
Yakın geçmişimizde, toplumumuzun sosyal ve kültürel yaşamında çok önemli rol oynamış; gerek eğitici, gerekse eğlendirici, eleştirici yönleriyle toplumumuzu etkilemiş "seyirlik oyunlarımız" şimdiye kadar incelenip araştırılmış değillerdir.
Elimizde yazılı belge de bulunmayışı yüzünden, bu halk sanatlarımız, ne yazık ki unutulmaya yüz tutmuştur.
Bugün bu konularda yalnızca bazı yaşlı kişilerden bilgi edinebiliyoruz. Onların da birer birer aramızdan ayrılmalarıyla, kültürel geçmişimizin pek önemli bir dalını oluşturan bu konuda bizden sonra gelenler hemen hiçbir şey bilmeyecekler; atalarının 40-50 yıl önce bile nasıl eğlendiğini, sosyal yaşantısını nasıl sürdürdüğünü öğrenemeyeceklerdir.
Anadolu'dan Kıbrıs'a bütün gelenek, görenek, adet, eğlence vb. her türlü kültürel ve sanatsal özelliklerini beraberlerinde getiren atalarımız, bunları XVI. yüzyıldan günümüze kadar sürdürmüşlerdir.
Bu arada, seyirlik oyunlarında ve özellikle Karagöz'de, zaman akışı içerisinde, Kıbrıs'a özgü özellikler görülmeye başlanmıştır. Hatta tümüyle ülkemize özgü suretlerin yapıldığı, oyunların sergilendiği; bu oyunlarda yine Kıbrıs'a özgü şarkı, türkü ve perde gazellerinin yer aldığı da görülmüştür Tümüyle yerel içerikli oyunların yaratılıp sergilendiğini de biliyoruz. Bu oyunlarda genellikle Kıbrıs ağzı kullanılmıştır.
Kıbrıs'a Türkler tarafından getirildiğine kuşkumuz olmayan Karagöz, halkımız tarafından çok sevilmiş, çok tutulmuş; bu özelliğini 1960'lı yıllara kadar da sürdürebilmiştir.
Unutmakta olduğumuz; babalarımızın, dedelerimizin, bugünün televizyonu kadar vazgeçilmez buldukları sanat!
Yakın geçmişin televizyonsuz, sinemasız, hatta radyosuz sönük yaşamına renk katan, gerek görünüş, gerekse içerik yönünden çok renkli-eğitici-eleştirici Karagöz!..
Sosyal yaşama katkısı:
Özellikle köylerdeki tekdüze yaşama, Karagözcülerin gelişi bir canlılık getirir, küçük-büyük herkesi etkilerdi.
Usta Karagözcüler, köy sorunlarını, köyde gördükleri çarpıklıkları oyunlarında ince bir mizah gücüyle perdeye getirir, bu esprileri halk tarafından çok beğenilir, tutulurdu.
Onların yaptıkları güzel espriler, yıllarca halkın dilinden düşmez; yeri geldikçe ve uygun düştükçe söylenirdi.
Bazı kaba espriler ise aynen söylenmez; örneğin "Mulla Hasan'ın dediği" deyimi kullanılırdı. Karagöz oyunlarının sihri, köy halkını o kadar etkisi altına alırdı ki, köy halkından bazı kişiler, davranışları veya dış görünüşlerindeki benzerlikler yüzünden Karagöz oyunundaki tiplerin adları, kendi adlarına lâkap olarak eklenerek anılırlardı.
Burada, Karagöz oyununun en çok sevilip tutulduğu köylerden olan Yiğitler (Arçoz) köyünden birkaç örnek vermek istiyoruz: Ayvaz Ahmet, Arnavut Mustafa, Pekri (Bekri) Ali...
Karagöz oyunu Yiğitler halkınca o kadar çok seviliyordu ki, Mulla Hasan öldüğü zaman köy gençleri, karısı Hasene Hanım'a giderek, suretleri satın almak ve bu geleneği sürdürmek istediklerini söylemişler. Hasene Hanım, kocasının vasiyeti üzerine suretleri gömdüğünü söylemiş.
Yaptığım bazı araştırmalarda, çoğu kez ölen Karagözcü'nün Karagöz takımının, vasiyeti üzerine, ya yakıldığı veya gömüldüğü ortaya çıkmıştır. Gerekçesi de "Karagözcü öldükten sonra suretler oynatılmaya devam edilirse ruhu huzursuz olur" gibi bir inanca dayandırılmış olmasıdır.
Bugüne pek bir şey kalmaması, yanılmıyorsam büyük ölçüde bu yanlış inanç yüzündendir.
Mehmet ERTUĞ
********************
ARALIK KAPI
Sevilay SADIKOĞLU
Bekliyorum
- gelmiyor-
vefasız değildi yarim
bilseniz, dünyalar tatlısıydı
tanısanız, siz de çok severdiniz
bırakıp gitmezdi
gitse dönerdi
o bizi çok severdi...
aylar oldu, dönmedi
oysa bu gün onun doğum günü
unuttu mu dersiniz?..
sorup sorup duruyorum kendi kendime
bir türlü cevap bulamıyorum
kırdım mı onu, üzdüm mü?
bilseniz,
biz onu hiç kırmazdık
hiç üzmezdik
neden hala dönmedi?
yoksa gittiği yer daha mı güzel,
orada mı daha çok sevdikleri?..
1 Mart
|