|
Ne gariptir ki, ne zaman yurt dışında bir yerlere gidecek olsam, felaket bir hüzünle uyanıyorum sabahleyin. Hiç dönemeyeceğimi bana inandırmaya çalışan müthiş bir korku kaplıyor aklımı. Uçak alanına doğru seyrederken, hep geri dönmeyi planlıyorum Boş bir yoldan ani bir manevrayla direksiyonu kırmayı. Arkamdan su döken evime gidip, su kurumadan dönüp geldim diyebilmeyi. Aramızdaki aşk ölmeden, bitmeden içimdeki kıpırtılar, karnımdaki volkanlar durulmadan dönüp geldim diyebilmeyi...Tüm bu düşünceler resmi geçit halinde beynimi işgal ederken, zaten çok da uzun olmayan yol bitiyor ve varıyorum havaalanına.
Oradaki diğer insanlardan kuvvet bulup gitme fikrine alışıyorum. Polis kontrollerinden geçip, bavulları da verdikten sonra, Kıbrıs'la son kalan zaman kırıntısını kullanmak için her zaman yaptığım gibi oradaki cafe'den sıcak bir çay alıyorum, biraz ilerdeki küçücük dükkandan da bir gazete hemen.Maksat gitmeden iyi bir şeyler var mı diye bakmak..
Anneannemin tam aksine ölüm ilanlarını atlıyorum okurken gazeteyi. Çabucak, görmemiş gibi çeviriyorum sayfaları. Baskıdan dolayı birbirine yapışmış da çevrilmiyor sanki sayfalar. Marketlerde o ağızlarını bir türlü açmayı beceremediğim plastik poşetler gibi. .Ama yeterli oluyor okuduklarım. Manşetler, başlıklar, yan başlıklar, açıklamalar hepsi yeterli oluyor beni gitmeye iteklemeye. Kendimde, hemencecik gitmeye dair bir istek, göç edenleri anlayabilme hissi ve arkamdan dökülen suyu kurumaya bırakma tercihi...Sanki az önceki kadın ben değilim.
Biranda değişir içimdeki mevsim tuhaf bir biçimde. Bulutlar güneşlerimin önünü kesip, felaket bir yağmur başlatırlar. İçindeki zehri döker gibi yağar yağmur, delice. O kadar felaket ki, kendimi nereye toplayacağımı bulamam. Islanmadan nereye kadar duracağım meçhul, kalırım ortalıkta. Bu dengesiz iklimde yalpalaya yalpalaya koşarım uçağa. Bu içimdeki yağmurun kısa sürede dineceğini bilerek, etkisini kaybetmeden gitme isteğim, koşarım uçağa.
Tahmin ettiğim gibi olur sonuç da. Koltuğa oturur oturmaz, etkisini kaybeder her şey. Yüz yüze bakışırken gitmek'le, dinmiş olur yağmurlar, bu ülke beliren gökkuşağının altında daha bir kalınası olur.Daha bir sevilesi.Arkamdan bir çocuk sesinde ağlaması gelir, uçak her havalandığında. Havalanırken çıkardığı tüm sesleri geçip, kulağıma bu memleketin ince gözyaşları yapışır.Ayağımda bu ülkenin toprağı.Gözümde tüm şehirlerinin, tüm köylerinin ayrı ayrı manzaraları..Zapt eder beni bu ülke yeniden.
Giderim sonuçta. Gitmek eğer buysa. Bedenimi bir bohça gibi dürüp büküp, giderim. Eğer buysa gitmek. Her gittiğimde bu ülkeden, bir yaşıma daha girerek, giderim. Her gittiğimde bu ülkeden, aşka bir daha düşerek işte...Bütün göç edenler için bu ülkeyi bir daha severek.Ağzından alarak uzaktakilerin, sevdiğimi yüzüne yüksek sesle bir daha söyleyerek.Bir tek sevdiğim için kaldığımı bilerek, giderim. Gitmek buysa eğer...
BESTE SAKALLI
**********************
Londra'daki Şiir Dinletisinin Ardından
En son üç yıl önce gitmiştim Londra'ya. Yine çok uzun değildi, yalnızca dört gün kalabilmiştim. Bu kez de çok uzun olmadı. Ancak bu kez çok farklı oldu benim için. Hem gitme nedenim hem de şehirle ilişkim, çok farklı oldu. Şehri ve yaşamı, insanlardan dinlemeyi tercih ettim bu kez çünkü. Her sayfasını başkalarının anılarından dinlediğim bir masal gibi dinledim Londra'yı Kıbrıslılardan. Şehre inmedim o yüzden. Duymaktan çok öteye de gitmedim şehri. Çok fazla içli dışlı olmadık yani, kendini ısrarla göstermeye çalışan Londra'yla.
Londra'yı, orada yaşamlarını sürdüren Kıbrıslıların ağzından dinlemeyi tercih ettim. Su gibi akıp geçen yıllara, aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen, Kıbrıs'a ve Londra'ya dair hissettiklerini... Kısaca hayat ve sanatın birleştiği bir yolculuk oldu Londra. Yani tam da istediğim gibi. Ne zaman şiiri konuşsak hayat söz aldı, hayatı konuştuğumuz her defasında da şiir lafımızı böldü.
Şiir dinletisinde, şiirin ağzından Kıbrıs'ı konuştuk gelen şiirseverlerle. Göçten konuştuk, barıştan, yaşamanın ta kendisinden. Beni görür görmez bir tanıdıklarını sorar gibi sordular Kıbrıs'ı geceye gelenler. Eski bir dostlarını anar gibi andılar sonrasında. İkimizin de ortak tanıdığıydı Kıbrıs çünkü. İkimizin de ortak sevdiği.
Hep ben konuşmadım tabi, dinletiye katılanların da söyleyecekleri vardı. Soracakları, içlerinde kamburlaşmış hüzünleri vardı. Birlikte sohbet ettiğimiz ve vaktin nasıl geçtiğini sezmediğimiz bir gece oldu kesinlikle.
Şiir dinletisinin yanında güneydeki bir Türk okulundaki söyleşiye de katıldım. Orada yabancı bir dil öğrenir gibi Türkçe'yi öğrenmeye çalışan Kıbrıslı çocuklarla, gençlerle ve onlara her şeye rağmen Kıbrıs'ı, Türkçeyi heceleten gönüllü öğretmenleriyle tanıştım.
Londra Türk Radyosu'nda katıldığım programda belirttiğim gibi; sanat bizi gün gele birleştiriyor işte sonunda. Şiir hepimizin yüreğinden çıkan bir dalga gibi gelip buluyor bizi.Uyandırıyor hayata ve bu adaya.Umutlandırıyor...Tekrardan bu davete ve böyle bir organizasyonda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum başka etkinliklerde yeniden buluşmayı dileyerek..
********************
|