Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Ölümlü trafik kazası,ağır cezada görüşülecek
Zorla yapmadım
Kuzuları çaldılar, köpeğin boğazını kestiler
UBP Genel Sekreterini seçmedi
'Ecstasy'ye 8 yıl
2009 da zor
Kıbrıs Kıbrıslılarındır

YORUMLANANLAR
Öğretmen dayağı polislik oldu [5]
Elektrikte yatırım katkı payı kaldırılıyor, akaryakıtta da indirim yapılacak [1]
Uyuşturucuyu çocuğuna taşıttı 2 yıl hapis cezası aldı [7]
Soyer: Orta noktayı bulacağız [1]
Pankart tartışması [4]
BES, LTB'de yaşanan sorunları sendikalarla tartıştı [1]
Samani: Narenciyecilerin sorunlarına duyarlı olun [1]
Oya Talat: Siyasetteki erkek egemen yapıyı kırmaya çalışıyoruz [1]
Bu yaklaşım, Kıbrıs Türk halkını bir kez daha büyük hayal kırıklığına uğrattı [2]
İsrail, KKTC'yi ayrı bir varlık olarak tanımıyor [4]
Eroğlu, ilk seçimde siyaseti bırakmak zorunda kalacak [9]
Avcılar dün siyah çelenk koydu, bugün de köpeklerle eylem yapacak [1]
Tavuri'nin tövbesi yine tutmadı [3]
Kanser olmak istemiyoruz [3]
Otellerde bayram bereketi [3]
Liste nihayet! [1]
Avcılar eyleme gidiyor [12]
Talat ve Hristofyas'a "camdan mumluk" [1]
Taksim Trio, Londra Caz Festivali'nde büyüledi [1]
Gökyüzünde Ay ile Venüs'ün muhteşem buluşması [1]



Telefon nerede?

Bener HAKERİ

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   8 Ağustos 2008, Cuma Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

KISA ÖYKÜ

*Bener H. Hakeri

 

                                                      

   “Dalgın insan”, “dalgınlık”, “dalgınca”, dalgın dalgın” diyorsunuz ya, bunların ne mene şeyler olduğunu mutlaka biliyorsunuz. Yoksa bilmeden niye kullanasınız? Bu sözcükler Arapça marapça değil ki! Üstelik son zamanlarda öylesine çok dalgın insan görmektesiniz ki bunları bilmemeniz olanaksız.

   Şimdi yine içinizden biri:

   - “Ne yani” demiştir, “senin hiç dalgın zamanların olmuyor mu?”

   Olmaz olur mu hiç? Benim çoğunuzdan farkım ne? Bir kariyerim yok; böbürlenebileceğim ya da görenlerin alkış tutacağı, imreneceği, ne bileyim ben, takdir edeceği bir unvanım yok; bunlar olmadığı için adımın altına ne yazacağımı bunca yıl düşünüp durdumsa da bulamadığımdan, bugüne dek bir kartvizitim bile olmadı. Yani, anlayacağınız sıradan bir insanım işte! Benim de sorunlarım var. Ben de nicedir iyi davrandığım, iyilik yaptığım kimilerinin kötülükleriyle karşı karşıya kalmadım mı, kalmıyor muyum? Gel de dalgın olma! Gel de dalgın dalgın hareket etme! Olacak şey mi?

   Geçenlerde birisi bir dalgınlık öyküsü anlattıydı. O sıralarda tam da konu kıtlığı çekiyor, çok kez masanın başına geçip kurşunkalemini, kağıdı, kalemtıraşı, silgiyi savaşa gidecek bir askerin her şeyini hazır ettiğince masanın üzerine koyarak düşüncelere daldığım halde yazabileceğim bir konu bulamıyordum. Şimdi biliyorum ki içinizden birkaçı şöyle diyordur:

  - “Oldu mu ya? Bu ülkede yaşayıp da konu kıtlığı çekiyorsanız, eğer öyküleştirecek bir konu bulamıyorsanız, kalemi kırıp atınız.”

   Yahu, yargıç mıyım ki öykücü geçinen kendi kendimin idamını verircesine kalemi kırıp atayım? Niye para getirmeyen, kimseciklerin çocuğuna “Öykücü ol!” demediği bu ülkede öykü yazan üç beş kişiden biri olarak toplumu bundan yoksun bırakayım? 

   Bakınız yine Kıbrıslılığım tuttu. Konuya gireceğime, galiba o beyaz ekrandaki açık oturumlarda ikide bir arz-ı endam eden, bilmem kaç saat söylev çektiği halde dedikleri gerçekte üç beş satırla ifade edilebilecek kişilere mi benzedim? Aman, sakın ha! Onların yerinde olmağı hiç mi hiç istemiyorum. Sizler de beni onlara benzetmeyiniz. Hemen öyküye girmek, başlamak yerine lafazanlık etmişsem bağışlayınız!

   Geleyim sadede. Markete gidip alışveriş eden bir kadın, dönüp de elindeki çantalarla kaldığı apartmanın üçüncü katındaki daireye çıktığında markette buncacık şeye verdiği paranın miktarının var ettiği sıkıntılar, tilkiler gibi hâlâ kafasında dolaşıp duruyordu. Çok değil, bir haftayı geçmediği halde geçen kez hemen hemen aynı şeyleri almış ama bu kadar para vermemişti.

   Poşet çantaları yere koydu. Belki de inşa ediliş tarihi beş yıl öncesine dayanmayan apartmandaki dairenin kolayına açılıp kapanmadığı yetmezmiş gibi alt taraftan boydan boya üç ayak kadar yarılan tahta kapıyı açtı.

    - “Yahu!” dedi içinden, “Bu apartmanın kapılarını yapıp takan marangoz amma da yalancıymış, hilebazmış ha! Nerede kırk elli yılda bir inç bile yarılmayan, çatlamayan o eski kapılar, nerede bugünkü kapılar?”

   Kadın, her ne kadar iktidarda sol bir parti olsa da düzenin bal gibi kapitalist olduğu bu topraklarda iş yapan birçok insanın “Daha ne kadar fazla kazanabilirim?” düşüncesiyle hile yaptıklarını bilmiyor gibiydi. Zararlı olduğu, doğada kolayına erimediği, hatta kanserojen madde içerdiği bilindiği halde ülkemizde hâlâ yasaklanmayan naylon poşetlere yerleştirilen şekerin, pirincin, nohutun ve sairenin hiçbir zaman bir kilo olmadığını, kilodan daha az olduğunu ama üzerinde kaç gram olduğu yazılsa bile dünlerden gelen geleneksel inançtan yararlanarak yurttaşa bir kilo hesabıyla yutturulduğunu da mı fark etmemişti? Yarın ev sahibinin, evden çıkacağında, kapıyı bu duruma kendisinin getirdiğini söylememesi için dua etmeliydi?

   - “Yok da!” dedi kapıyı açıp da çantaları alıp içeriye girerken “bu ev sahibi öyle birisi değildir.”

   İnsan bu belli olmaz ki a hanımım? Aylarca yedirip içirdiğin, hizmet ettiğin, borçlarını borca girerek ödediğin bir kişinin sonunda ne mal olduğu ortaya çıkmadı mı? Onu aileden uzaklaştırdıktan sonra bir yığın borç bırakıp yüzü hiç kızarmadan yaşamına devam etmedi mi?

   Kapıyı kapayan, bunları düşünen kadın dalgınlaştığının farkında bile değildi.

   Çantaların birkaçını bir köşesi aşevi olarak kullanılan salonun bu bölümündeki masanın yanına, gerisini  üzerine koyup içindekilerini yerleştirmeğe başladı. Bir yandan da içinden: 

   - “Bu kadarcık şeye” diye söylendi, “üç yüz liraya yakın para ha! Asgari ücretle yaşayanların vay ki vay hallerine!”

   A kadınım, işveren temsilcileri böyle düşünmüyor; onlar asgari ücretin yeterli olduğunu düşünüyorlar ki uzun  zaman geçtiği halde Asgari Ücret Tespit Komisyonu üyeleri olarak toplanma kararı alsalar; büyük olasılıkla ücreti aynı bırakmayıp şimdikinin hayli üzerine çıkarsalar da ne yazar? Gerektiğince, yasalarda olduğu halde, piyasa denetimi yapılmadığından birçok satıcı üçe satması gerekeni ona sattıktan ve hükümet edenler buna ses çıkarmadıktan (Çıkaramadıktan deseydim ayıp mı olurdu?) sonra asgari ücretin beş, hatta on katına çıkmasının bile işe yaramayacağını niye düşünmüyorsun?

   Kadın, kimi tüketim maddelerini dolaplara, kimisini de buzluğa yerleştirdi. Neden sonra usuna cep telefonu geldi.

   - “Aaa!” dedi odadaki koltuklardan birisine bir politikacının hiç kalkmayacakmışcasına oturduğu gibi oturup televizyondaki haberleri dinleyen kocasına, “Telefonu galiba arabada bıraktım.”

   - “Markette bırakmayasın.” dedi adam.

   Kadın görülen bir telaşla:

   - “Yok da!” dedi, “Arabada olacak.”

   Adamı da bir telaş aldı. Bu telaşın nedeni en ucuzundan olan telefonun kaybolmasından çok bulunmaması durumunda numarayı sildirmek, kaybolduğunu resmi makamlara ya da bilmem nerelere bildirmek için göstereceği uğraştı.

   - “Dur!” dedi, “Benim telefondan arayayım bir.”

   Telefonundaki rehberden bulduğu numarayı aradı. Telefon çalıyordu. Telefonu kulağından uzaklaştırdı. Hanımı da, kendisi de telefonun sesini duyuyorlardı işte!  

   - “Arabadadır.” dedi kadın ve arabanın anahtarını bulup adama verdi, “İndiğimde aç. Telefonu da çaldır. Arabadaysa bulurum.”

   Kadın, aceleyle aşağıya indi. Adam pencereden otomatik anahtarla arabanın kapılarını açtı. Ardından telefonundan hanımın telefonunun numarasını aradı, çalıyordu. Bir yandan da aşağıda arabanın kapısını açıp telefonu arayan hanımını seyrediyordu. Kadının davranışlarından telefonu bulmadığı belli oluyordu. Adam telefonu kapattı, hanımı telefonun arabada olmadığı düşüncesine varmış olacaktı ki aramaktan vazgeçti; kapıyı kapadı. 

-  “Yok.” dedi kocasına ve apartmana doğru yürümeğe başladı. Adam, otomatik anahtarla arabayı kilitledi. Hanımı yukarıya çıktığında kayıp telefonun numarasını yeniden aradı; çalıyordu mübarek. Hem de sesi yakından geliyordu. Sağa baktılar, yok. Sola baktılar, yok. 

   İşin ilginç yanı bu ana dek hem kadının hem de kocasının telefonun evin içerisinde bir yerlerde olduğunu, ta aşağılarda bulunan arabada olsaydı bu kadar uzaktan sesinin duyulamayacağını, bu durumlarda olan telaştan ötürü, uslarının kıyısından bile geçmediğiydi. Ama ansızın, nasıl oldu bilinmez, adam, Arşimed’in “Evreka!” öyküsündeki gibi birdenbire usuna takılan telefonun buzlukta olabileceği düşüncesiyle gülümsedi.

   - “A hanım!” dedi, “Buzluğa çantayla bir şey koydun mu?”

   - “Karıncalardan korumak için ekmekleri poşetle birlikte koydum.”

   Adam, kayıp telefonun numarasını telefonundan yeniden aradı. Çalıyordu işte! Buzluğu açtı; kayıp telefonun sesi daha gür geliyordu. Buzluğun altındaki bir çekmecesini az dışarı doğru çekti; ekmeklerin bulunduğu naylon poşeti aldı, açtı. Telefon ekmeklerin yanında “Ben buradayım. Bu ne dalgınlık yahu!” dercesine hâlâ çalıyordu. Adam telefondaki kapak tuşuna basarak telefonun susturdu, naylon poşetteki kayıp telefonu aldı; ardından karısıyla birlikte kahkahayla gülmeğe başladı.   

   Burada, bu öykünün sonunda,  “Keşke 1974’ten sonra geçen bunca yıl içerisinde gerek maddi gerekse manevi kaybettiğimiz birçok şeyi de yeniden bularak kahkahayla gülebilseydik.” diye düşünüverdim bu öykünün sonunda.

   Yoksa siz, bu öyküye değil de, ağlanacak halimize gülenlerden misiniz?

 

 

----------------------------

 

     Gökyüzü ve Toprak

Kederini boşaltacak gökyüzü

Damla damla

Gülecektir toprak ananın yüzü

Ağlıyan insanlara

 

Ekinleri büyütecek boşalan keder

Ölen insanları örtecek toprak

Gülecek ağlayacak yer yer

Savaştan gönlü yanık toprak

                        Bener Hakkı HAKERİ

                  (Çardak, sayı: 11, Haziran 1954)

 

 

 

 

 

 

                                                                 NOTLAR

 

                                                Latin abecesi ve yazım

   Latin abecesi (alfabesi) kullanılmayan ülkelere ilişkin kişi, yer adları okunduğu gibi, Latin abecesi kullananlardaysa özel adların özgün biçimde yazılması yazım kuralı olmasına/sayılmasına karşın buna kaçta kaçımız uymaktadır? Kullandığımız abeceden farklı bir abece kullanan ülkelerle ilgili özel adları aynen kullanmamızın olanaksızlığı açık seçiktir. Latin abecesi kullanan ülkelerdeki özel adları olduğunca kullanma kuralı var ama neden London demiyor/yazmıyoruz da Londra diyoruz? England demiyoruz da İngiltere diyoruz?

  Bunların yani ozel adların dışındaki sözcükleri örneğin kimi yerde full time, checkup yazılmasına karşın kimi yerde fultaym/çekap yazıyoruz? Nedir Adam Yayınları’nın Ana Yazım Kılavuzu’nda bu sözcükler fultaym, çekap diye yazılmaktadır. Bence doğrusu da bu olmalıdır. Bu sözcüklerin ya Türkçe karşılığı bulunup yazılmalı ya da bu kılavuzdaki yazım biçimi kullanılmalıdır. Nedeni açık: İngilizce bilmeyen birisi, aslı gibi yazılırlarsa, nasıl okuyacaktır bu sözcükleri?    

 

                                      Sözcüklerin ilk harfini büyük harf yazımına dair

   Kimi yazılarda, örneğin “….. bu konuda Bakan şöyle dedi:…”  diye yazılmaktadır. Böylesi bir cümlede “bakan” sözcüğü niye büyük harfle başlatılıyor? Ya da “… bu konuda Bakan’ın dediğine göre…” yazarken neden “bakan”ı hem büyük harfle yazılıp ayrıca eki bir de kesme işaretiyle ayırıyorlar? 

  Bu uygulama yanlıştır. Eğer bakanın adı söylenilirse “bakan” sözcüğü büyük harfle başlamalıdır. Kesme işaretinin de özel ada gelen çekim eklerini ayırmak için kullanıldığı kural olduğu bilinmelidir.

   Bir de Kıbrıs’tan söz edilirken tek başına “ada” sözcüğünün ilk harfinin özel admışcasına büyük harfle yazılmasına ne demeli? Burada söz edilenin Kıbrıs olduğu anlatılmak/gösterilmek mi isteniyor? Sanki Kıbrıs’ı  belirten “ada” büyük harfle başlatılmazsa okur Kıbrıs’tan söz edildiğini anlamayacakmış bir düşünce mi taşıyor böyle yazanlar? Bunlar okuru aptal mı sanıyor/sayıyorlar ne? 

 

---------------------------

 

 

                Üç Melek
Üç kadın tanıdım 
Üçünün de adı Melek
Melek aba, Melek hanım, ve Melek

Melek aba
Küçük küçücük bir kadındır
Bir avuç bir insan
Yüzünde
Bilmem ne yüzünden
Bir yara vardır
Melek aba
Küçük küçücük bir kadındır
Bir avuçcuk
Kadıncık
Hizmetçidir

Melek hanım
İri yarı
Bir boylu boslu
Hoş sohbet bir kadındır

Yaşlı başlı

Tadlı dillidir, konuşkan

Gece misafirimizdir

Akşamları Melek hanım

Kahvesi sigarası

Koltuğu bardağı

Sözü sohbeti

Her şeyi yerinde her şeyi

Duldur.

 

Ve Melek

O Magosa’nın

Afrodit sokağında

Bir küçük kasabanın

Bir tazesidir

Bilirim bir vakit

O annesinin

Bir tek kızıydı

Fakat gel gör ki

Şimdi ne annesi sağ

Ne Melek’te bir hayır

O Magosa’nın

Afrodit sokağının

Kadınıdır

 

Üç kadın tanıdım

Üçünün de adı Melek

Melek aba, Melek hanım

Ve Melek.

                        Cevdet ÇAĞDAŞ        

                  (Çardak, sayı: 7, Temmuz 1953)

 

---------------------------

 

 

 

 

                                                                      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   531 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
22 Ekim 2008, Çarşamba   Yağmur yere indi
27 Eylül 2008, Cumartesi   Çörekli kahvaltı
07 Eylül 2008, Pazar   Sergideki melez kız
23 Ağustos 2008, Cumartesi   Sere serpe
17 Ağustos 2008, Pazar   Yozlaşmağa karşı manifesto (bildiri)
10 Ağustos 2008, Pazar   Sadrazam Mehmet Emin Paşa’nın teftişi
19 Temmuz 2008, Cumartesi   NOTLAR Unutulanlar mı, bilinmeyenler mi?
05 Temmuz 2008, Cumartesi   Şairler, ah bu şairler!
05 Haziran 2008, Perşembe   Bir hikâye-i göçmen
27 Mayıs 2008, Salı   Tahmini namümkün şey



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.5634 1.5744
1 STERLİN 2.2777 2.2946
1 EURO 1.9730 1.9869



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

YURT SEVGİSİ

Ali Baturay

KAYBETMEK

Hasan Hastürer

Derviş Bey seçildi UBP'nin işi bitti!!...

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(53)...

Akay Cemal

İçimizdekiler söylerse, Ban hayda hayda sö...

Ahmet Tolgay

DOĞANIN İNSANLARDAN ÖÇ ALMASI...

Bilbay Eminoğlu

Yine göz boyadılar!

Omaç BAŞAT

Lige merhaba

Hüseyin EKMEKÇİ

Canaltay UBP PM'de

Dilek ÇETEREİSİ

Meclisten Notlar (25/11/08)

Aysu Basri

ÇÖZÜM İÇİN ORTAK MÜCADELE

Emin AKKOR

Karşı duruşun sebebi, güvensizlik

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Dr. İsmail KEMAL

Hindistan'ın önemi

Oğuz Metiner

Kurban Bayramı yaklaşırken

Harid Fedai

Sefâlet!





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital