|
Ünlü Fransız felsefeci Jacques Derrida "Ölüm Armağanı" adlı eserinde "tarih" sorununun çözülemeyeceğinden ve tarihin bir sorun olarak kalması gerektiğinden bahseder. "Sorun" kelimesiyle modern tarihi boyunca iç içe olan, cebelleşen Kuzey Kıbrıs insanı ise tarih sorununun, daha doğrusu sorun(lar)dan ibaret tarihinin çözülmesi, hatta sonlanması için (sorunsuz bir tarih yoktur; sorun yoksa, tarih de yoktur; yani, Kıbrıs sorununun sonu, tarihin sonudur), şu veya bu şekilde, hep bir "çözüm" çağrısına yanıt vermeye çalışmaktadır. Tarih hep bir sorunsa eğer, çözüm bir tarihsizlik arzusudur.
Derrida, "bir sorun olarak tarih" meselesinin yanı sıra, "sorumluluk olarak tarih" düşüncesini de tartışır. Bu düşünceye göre, tarih birtakım sorumluluklar sayesinde akmakta ve oluşmaktadır. Tarihe varlığını bahşeden, sorumlulukların üstlenilmesi, sorumlulukların kabullenilmesidir. O halde, sorunsuz bir gelecek arzusuyla tarihini "çözüp" geride bırakmayı uman Kuzey Kıbrıs insanı, sorumluluk kavramını da bertaraf etmeyi hedeflemektedir.
Aşılmak istenen "sorunlu tarih", (tarihi yazmayıp tarihe doğan) yeni nesillerin onayı olmaksızın, onların sırtına bir sorumluluklar tarihi yüklemektedir. Böylece, kendinin olmayan yükü taşıma zorunluluğuyla (ki bu zorunluluk, tarihselliğin sonsuz trajedisidir) tanışan genç insanlar için "sorumsuzluk" en büyük politik erdem olabilmektedir. Ne de olsa, "eskilerin hatalarının bedelini biz ödememeliyiz"dir; hayat geçicidir, "tek bir kerelik"tir, tekildir, indirgenemezdir, sorumsuzca tüketilmelidir, ve hepsinden önemlisi, "verilmemelidir".
Çünkü kınanan tarihin sorunları ve sorumlulukları, ölümün, daha doğrusu politik ölümlerin, cinayetlerin ve suçların yeni nesillere fütursuzca, sorgusuz sualsiz verdiği armağanlardır. Bilinçli bir seçim yapmadan, akılcı bir karar verme şansı olmadan eski nesillerin üzerine çöken davalar, inançlar ve dolayısıyla sorumluluklar, "can vermeyi", yani "ölümü kucaklamayı", ölümün gözünün içine bakmayı zorunlu kılmıştır.
Yeni nesiller, sorumsuzluk/sorunsuzluk gayesiyle açmayı isteyebilecekleri tarih-sonrası beyaz sayfayı, her zaman ve hâlihazırda geçmiş ölümlerin bugüne taşıdığı sorunların ve sorumlulukların gölgesinde doldurmak mecburiyetindedir. Tarihimiz, hayaletimizdir. "Hayatta kalmayı kutsallaştırma" çabalarımız, "ölümle yüzleşmeyi erteleme" çözümlerimiz ise başarısız, amatör "hayalet kovma" seansları gibidirler.
Derrida'ya göre hatırlamamız gereken bir başka önemli ve konumuzla ilgili nokta da herkesin yalnız öldüğü gerçeğidir. Ölüm sayesinde kişinin biricikliği, özgün farklılığı ortaya çıkmakta ve ölümün doğal tekilliği insana en derin biçimde sorumluluk mefhumunu öğretmektedir. "Ölümümden yalnızca ben sorumluyum, çünkü kimse benim yerime ölemez" düşüncesinin politik değeri ise "sır" kavramında saklıdır.
Yalnız ölmek zorunda olan insanın biricikliği, tekilliği, o insanın başka kimse tarafından kavranamayacak bir "sır" olduğunu anlatmaktadır. İnsan, mezara götürdüğü sırlar sayesinde, taklit edilemez bir farklılığa ve sorumlu bir varlığa dönüşür. Sırlarından, ölümlerinden sorumlu olan (gizemli) insanlar, sorunlu tarihlerin başrol oyuncularıdır.
Bu düşünceler karmaşık bir hal alsa da, aslında anlatılmak istenen tanıdıktır, ya da acilen tanınmalıdır. Politik sırlarıyla (hangi politik katil tarafından ölümün armağan edildiği sırrıyla) birlikte öl(dürül)en insanlar, teşkil ettikleri muazzam "ölümle yüzleşme sorumluluğu" örneğiyle bizlere sorun olarak muhafaza etmemiz gereken bir tarih bırakmışlardır. Bu yüzden, Kuzey Kıbrıs insanı, politik sorumluluklarını tarihinde saklı olan ölümlerle tanımlamalı; şayet tanımlayacak cesareti yoksa da, "çözüm" umuduyla yalnızca "sorumsuzluğuna" kılıf uydurduğunun farkına varmalıdır.
|