Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Ölümlü trafik kazası,ağır cezada görüşülecek
Zorla yapmadım
Kuzuları çaldılar, köpeğin boğazını kestiler
UBP Genel Sekreterini seçmedi
'Ecstasy'ye 8 yıl
2009 da zor
Kıbrıs Kıbrıslılarındır

YORUMLANANLAR
Öğretmen dayağı polislik oldu [5]
Elektrikte yatırım katkı payı kaldırılıyor, akaryakıtta da indirim yapılacak [1]
Uyuşturucuyu çocuğuna taşıttı 2 yıl hapis cezası aldı [7]
Soyer: Orta noktayı bulacağız [1]
Pankart tartışması [4]
BES, LTB'de yaşanan sorunları sendikalarla tartıştı [1]
Samani: Narenciyecilerin sorunlarına duyarlı olun [1]
Oya Talat: Siyasetteki erkek egemen yapıyı kırmaya çalışıyoruz [1]
Bu yaklaşım, Kıbrıs Türk halkını bir kez daha büyük hayal kırıklığına uğrattı [2]
İsrail, KKTC'yi ayrı bir varlık olarak tanımıyor [4]
Eroğlu, ilk seçimde siyaseti bırakmak zorunda kalacak [9]
Avcılar dün siyah çelenk koydu, bugün de köpeklerle eylem yapacak [1]
Tavuri'nin tövbesi yine tutmadı [3]
Kanser olmak istemiyoruz [3]
Otellerde bayram bereketi [3]
Liste nihayet! [1]
Avcılar eyleme gidiyor [12]
Talat ve Hristofyas'a "camdan mumluk" [1]
Taksim Trio, Londra Caz Festivali'nde büyüledi [1]
Gökyüzünde Ay ile Venüs'ün muhteşem buluşması [1]



Robert Walser'i okumamanın ızdırabı

Mehmet RATİP

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   6 Eylül 2008, Cumartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Henüz okuyamadığım ama eserlerini, zihninin işleyişini çok merak ettiğim bir yazar var. Robert Walser. Bir yazar, özellikle eleştirmen, edebiyat üzerine yazacağında, genellikle okuduğu, hatta derinlemesine okuduğu, karakterlerini ve temasını en ince detaylarına kadar incelediği yazarlar ve eserler üzerine yazmayı tercih eder. Ben bu hafta tercihimi farklı bir yönde kullanıp, hiç okumadığım, dolayısıyla hiç analiz etme fırsatını bulamadığım "tuhaf" bir yazara olan ilgimi sizlerle paylaşacağım.

Bu tür bir "bilgisizliğe rağmen ilgi"nin temelinde ilginç bir duygu yatıyor aslında. Ankara'da birkaç yıl boyunca her sabah günlük gazetemi dükkânından aldığım bakkal Mehmet Emin ağabeyim bugüne kadar duyduğum en iyi tanımlamasını yapmıştı bu duygunun. "Dünyanın en güzel ızdırabı, okuyamama ızdırabıdır," demişti. Gece gündüz çalışmaktan o çok sevdiği, uzun saatler boyunca okumak istediği kitaplarının kapaklarını dahi açmaya fırsat bulamıyor ve buna rağmen yazılı, basılı herşeye dair olan sevgisi hiçbir şekilde körelmiyordu.

Bir gün ona Edward Said'in bir kitabını hediye etmiştim (Mehmet Emin ağabeyimin biraz fazla "yerelci" olan milliyetçi damarı, ilk etapta, Türk olmayan bu büyük yazara biraz burun kıvırmasına neden olmuştu, ama Said'in Filistinli olduğunu söylediğimde, o karmaşık "politik-dinsel kardeşlik" duygusunu tetiklediğimde "ideolojik kalkanlarını" biraz olsun indirmeye karar vermesini sağlayabilmiştim). Hediyesini alır almaz, bir türlü kitap okuma fırsatı bulamadığından, işten ötürü çok yorulduğundan bahsetmişti. İşte bunu belirttikten hemen sonra "okuyamama ızdırabı" teorisini ayaküstü geliştirmişti.

Aşağı yukarı şöyle örneklemişti bu ızdırabı: "Bedeninin ve zihninin tüm yorgunluğuna rağmen, kanepeye birkaç satır okumak için uzandığında, kitap kucağında uyuyakalmanın ızdırabı yok mu? Muhteşem bir ızdıraptır o." Gerçekten de öyledir. Okumak istiyorsun, ama gözlerin açılmıyor. Hikayelere, bilgiye, duygulara açsın, ama kafanın içi düğümleniyor, algıların karman çorman. Ve uyuyorsun, okuyamıyorsun. Gözlerin kepenkleri indiriyor, sen daha siftah edememişken. Hiçbir kazancın yok, bir şeyi çok yapmak isteyip de yapamamaktan başka. İstediğinle kalıyorsun, yetiniyorsun. Arzulayabilme yeteneğini henüz yitirmediğini anladığın için mutlusun, müteşekkirsin. Neye? Kime? Yazarlara ve onların emeklerine, yaratıcılıklarına. Günahıyla sevabıyla harekete geçirdikleri paylaşma dürtülerine.

Şüphesiz her yazar tetiklemiyor bu okuyamama ızdırabını. Yaratıcı olmayan, dahası, emeklerinin hiçbir değeri olmayan, insanlığı ateşleyen duyguların gerisinde kalan, toplumlarının içinde bulunduğu psikolojik gelgitlerden bihaber olan yazarlarla dolu ortalık. Ama okumayı seven birçok insan bir şekilde art niyetli ve açık fikirli, kötü ve iyi yazarları birbirlerinden ayırt edebiliyor muhakkak. Henüz tanışamadığım Robert Walser'e de benzer bir duyarlılıkla yakınlık duyuyorum. Onun modern insanın ruh haline geniş bir perspektiften bakabildiğini hissediyorum. Onun hakkında sahip olduğum birkaç yüzeysel bilginin beslediği bir his bu. Hiçbir akademik geçerliliği olmayan, okuyup da onu tanıdığımı anlayana kadar, okuyamama ızdırabını dindirene kadar peşimi bırakmayacak bir his.

Robert Walser, 1878 yılında, Almanca ve Fransızca arasında bir sınır oluşturan İsviçre'nin Biel şehrinde doğdu, böylece iki lisanı da öğrenerek büyüdü. Tiyatroya hayrandı, aktör olmayı denedi, beceremedi. Farklı yerlerde, düzensiz aralıklarla memurluk yaptı ve tecrübeleri sayesinde edebiyat dünyasına maaşlı çalışanın hayatını aktaran ilk Alman yazarlardan biri oldu. Uzun yürüyüşlere çıkmayı, kafasına göre dolaşmayı seven bir adamdı ve üslubunda hiç bilmediği mahallelerde gezinen bu "serbest seyahat halinin" oyunbaz izlerini görmek mümkündü. Eserlerinin çoğu kolay kolay kategorize edilemeyen edebi taslaklardan, kısa hikayelerden oluşuyordu.

"Mikrogramlar", yani çok küçük harflerle yazılmış el yazmaları üretmeye başlayıp tarzını daha soyut, daha radikal ve zor deşifre edilen bir hale soktuktan bir süre sonra gördüğü halisünasyonlar ve yenemediği endişelerinden dolayı, kız kardeşinin ısrarı üzerine, kendi rızasıyla akıl hastanesine kapandı. 1929'dan 1956'ya kadar akıl hastanesinden ayrılmadı. Uzun ve yalnız yürüyüşler yapmaya devam etti ve, "Geschwister Tanner" adlı ilk romanında tasvir ettiğine benzer bir şekilde, 1956 yılının Aralık ayında karlarla kaplı bir tarlanın ortasında kalp krizi geçirerek öldü. Okunmayı bekliyor.

   794 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
29 Kasım 2008, Cumartesi   Görünmez sınıf ve silik öğreti: Bir ‘gözlemleyip adlandırma’ yarışması için çağrı
22 Kasım 2008, Cumartesi   Paul Virilio: Savaşın şehir plancısı ve kaza müzecisi
15 Kasım 2008, Cumartesi   Hannah Arendt’le düşünmek: Rüzgar gelecek delikleri açmak
08 Kasım 2008, Cumartesi   Jean-Luc Nancy: Savaşa ve ekotekniğe karşı ‘tekil-çoğul-olmak’
01 Kasım 2008, Cumartesi   Machiavelli’nin icadı: Kafir egemenlik
25 Ekim 2008, Cumartesi   Özür kabahatten büyük olamaz: ‘Muhtaç’ bir insanlık savunusu
18 Ekim 2008, Cumartesi   Enternasyonalizm öldü mü?
11 Ekim 2008, Cumartesi   Biyo-politika, sosyo-biyoloji: Bizi maymun eden öğretiler...
04 Ekim 2008, Cumartesi   Orwell’den savaş dersleri: 2 + 2 = 5
27 Eylül 2008, Cumartesi   “İyi Alman” var mı? Af mümkün mü?



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.5634 1.5744
1 STERLİN 2.2777 2.2946
1 EURO 1.9730 1.9869



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

YURT SEVGİSİ

Ali Baturay

KAYBETMEK

Hasan Hastürer

Derviş Bey seçildi UBP'nin işi bitti!!...

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(53)...

Akay Cemal

İçimizdekiler söylerse, Ban hayda hayda sö...

Ahmet Tolgay

DOĞANIN İNSANLARDAN ÖÇ ALMASI...

Bilbay Eminoğlu

Yine göz boyadılar!

Omaç BAŞAT

Lige merhaba

Hüseyin EKMEKÇİ

Canaltay UBP PM'de

Dilek ÇETEREİSİ

Meclisten Notlar (25/11/08)

Aysu Basri

ÇÖZÜM İÇİN ORTAK MÜCADELE

Emin AKKOR

Karşı duruşun sebebi, güvensizlik

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Dr. İsmail KEMAL

Hindistan'ın önemi

Oğuz Metiner

Kurban Bayramı yaklaşırken

Harid Fedai

Sefâlet!





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital