|
Bir yol ayırımına gelecektik...
Zorunlu bir ayırımdı bu...
Şikayet değil, itirazın bile zor olduğu günler...
On sekize adım attığımız, geç de olsa sakal tıraşına başladığımız günler...
Adres Muharrem Apartmanı, daire dört...
Ledra Palace'ı karşıdan tas gibi gören blok...
Aşağıda üç mevzi, sonradan avuçlarımızın nasırlanmasını sağlayarak yapılan beton mevzi ise en lüksü...
Lüks derken de beş yıldızlı otel değil, kendinizi orada güvende hissedeceği mevzi...
Sonradan yaşanacak tüm çarpışmaların kayıpsız mevzisi...
***
Geriye dönüp baktığımda, yaşadığımız tüm olumsuzluklara karşın, bu toprağı vatan yapmak için hesabıma verdiğim uğraştan hiçbir pişmanlık duymayacağımı da hissedecektim...
Ancak, bir damla teri, bir damla kanı ve iki damla gözyaşı olmayıp da, adımıza ahkam kesenlere hep kızacaktım...
Üstüne üstlük, hiçbir zaman burayı vatan bilmeyen çıkarcıların, kayrılmasına da hep üzülecektim...
"Kim var imiş biz burada var iken" diyen ozanın haklılığını da teslim edecektim...
***
Bir asılacak ağacı olmayan, bu ülke uğruna her şeylerini yitiren onurlu ve cesur insanların hayat hikayelerini dinlerken kahrolsam da, onların bir köşede dertleri ile baş başa bırakanların nasıl olur da utanmadıklarına şaşırıp kalacaktım...
Komşunun aç olduğu gece tok yatmaktan utanma devri belli ki çok gerilerde kalmıştı artık...
***
Uzun söze gerek yoktur aslında, yapay maskeler yavaşça düşüyor yüzlerden...
Kendi insanını kurban etmeye hazır kişilerin yurtsever olduğuna inanmak için ne neden ne de gerekçe kalmıştır artık...
Bor'un pazarı geçmiş, eşek Niğde yolunu almıştır...
***
Mor Mevzide kalmıştık...
Sakinlerine hiçbir zaman ev sahipliği yapmayan Muharrem Apartmanı'nda...
Ledra Palace gözlerimizin ve ayaklarımızın altında...
Havuz başında birer turist gibi serinleyen Barış Gücü askerleri, kabukları ayıklanmamış bilye büyüklüğündeki nohut yahnisi ve de paslı çatallar...
Mor soğanı elleriyle ezip yiyen kahramanların döneminde...
|