|
Açıkcası, ara hedef 2009 Haziran AB parlemento seçimlerine, nihai hedef ise 2009 sonlarındaki TC-AB kritik zirvesine endekslenerek, 2008-2009 bandında "dışsal dinamiklerin etkisi" ile yeni bir müzakere sürecine gireceğimizi tahmin ediyorduk.
Tahmin etmesine ediyorduk da, lakin bu sürece Güney'de hangi liderle gireceğimizi tahmin edemiyorduk? Bu, hem sürecin etkisi ve neticesi bakımından, hem de içsel dinamikleri algılama bakımından (Güney'i) çok önemliydi. Dış dinamiği biliyorduk ama topun olduğu sahadaki iç-yerel dinamiği yeterince bilemiyorduk, öngöremiyorduk.
Genel kanı, TC ve KKTC tarafı dahil, Papadopulos ile bu sürece gireceğimiz yönündeydi. Herkes bu yönde pozisyon almıştı. Lakin, hayatın her alanında motivasyonları irdeleme manyağı bir iktisatçı olarak, 27/11/2007'de "Kıbrıs'ta Yeni Bir Viraj: 2008-2009 Periyodu" adlı makalemde aynen şöyle demiştim.
"... Öyle görünüyor ki, 2008 şubat seçimleri ve 2009 Avrupa Parlementosu seçimleri arasında, BM(ki AB baskın ve katalizör olacak) muhtemelen yeni bir federal çözüm denemesi yapacak ve önümüzdeki periyoddaki dinamikler de şimdiden Rumlar üzerinde "motivasyon ve topuz" etkisi yapmaya başladı bile. Kimse, Hristofyas'ın adaylığını hafife almasın."...
Anlayacağınız, o vakitler, belki haddimi aşarak Hristofyas'ın adaylığına büyük anlamlar yükleme cesaretini göstermiştim. Çünkü, referandum neticesinin ve sonrasındaki 4 yılın, Rumlar üzerinde "motivasyon ve topuz" etkisi yaratacağına; bilahare Rum aydınlar ve liderlerinin de topluma alternatif maliyetleri göstererek, Güney'deki iç dinamikleri harekete geçireceğini tahmin ediyordum. En azından ekonomi-politiği tarafından baktığımda bu yönde beklentim vardı.
Nitekim öyle oldu, bu beklenti çalıştı. Ve dışsal dinamiklerle - içsel dinamikler, ilk kez çakıştı. İçsel dinamikler "zaman faktörü" bakımından da çakıştı; Kuzey'i "Türkiyelileşme" ve Güney'i de "bölünme" korkusu sardı.
Ve 21 Mart süreci ile masa kuruldu, muhtemelen bugünden itibaren de, liderlerin yapacağı kapsamlı müzakere öncesi "çalışma grupları" ve günlük konuların irdeleneceği "teknik komiteler" karşılıklı görüşmeye başlayacak.
Yeni süreçte, elbette bizim taraf imajını ve prestijini korumaya, karşı taraf ise değiştirmeye uğraşacaktır. Ama, iki taraf olası bir anlaşmazlıkta, imaj koruma ve yenileme gayretinde olsa bile, uluslararası camia bizi çaktırmadan çözüme sürükleyecektir.
Uluslararası camia bu fırsatı bulmuşken- hele Hristofyas-Talat ikilisini- topuz zoruyla bizi çözüme iteleyecektir.
Çünkü, Kıbrıs yüzünden, TC-AB-NATO-ABD ve sair global ilişkiler, ihtiyaçlar daha fazla kilitlenmeyi kaldıramaz. Üstelik, TC'nin mevcut ekonomi-politiği ortamının ve bununla ilintili AKP iktidarının, şu sıralar AB çapasına fazlasıyla ihtiyacı var. Bu Kıbrıs için bir şanstır.
Güneyde ve dışarıda durum böyle iken bizim tarafa baktığımda, içsel dinamiklerde anlaşılması güç, garip bir motivasyon kaybı var. Bunun önemli bir sebebi, sorunun kronikliğidir. Diğer bir sebebi de, 2004 sonrası yarım-yamalak açılımlarla ortaya çıkan refah ve kısmi özgürlüklerin, toplum üzerinde yarattığı "uyuşturucu etkisi" dir.
Sonuçta, toplumsal iç dinamikler henüz sürece konsantre değil. Toplum günlük ve cari dertleriyle ilgili. Süreci, sadece yan kulağı ile takip ediyor. Halbuki, Kuzey'deki Kıbrıslı Türk varlığının ekonomik, siyasi ve demografik açıdan baskın pozisyonunu koruyabilmesi açısından son fırsat olabilir.
Elbette, Annan Planı ve referandum dönemindeki motivasyonu ve hareketi beklemiyorum; çünkü hem çözüm yönünde karşı tarafa güvensizlik var, hem de 2003 dönemi ekonomi-politiği ortamından çok daha ileri bir konumdayız.
Lakin, bana göre çaktırmadan dolu-dizgin ve paldır-küldür çözüme doğru gidiyoruz. AB üyesi bir Kıbrıs'ın çözümsüzlüğe daha fazla takadı kalmadı. Kıbrıs sorunu, 2002-2004 arasında sağlam darbe yedi, artık sorunun ayakta kalacak hali kalmadı.
Kıbrıs sorunu 2010 yılında olmayabilir, o yüzden var gücümüzle yeni sürece tüm iç dinamiklerimizle asılmalıyız. İçsel dinamiklerin esas tango başlamadan pozisyon alması ve sürece aktif olarak katılması gerekir.
Son bir enteresan nokta... Bu yeni süreçte, eğri gemi doğru seferle bazı avantajlarımız da var aslında. Annan Planı'na yeterince hazırlanamamıştık, sadece güçlü çözüm motivasyonu ile sürece angaje olmuştuk, o kadar.
Şimdi, yeni süreçte, bizim açımızdan referans noktası olan Annan Planı'ndaki eksikliklerimizi, ihtiyaçlarımızı, neler talep etmemiz gerektiğini de biliyoruz. Yani, referandum sonrası Kuzey'deki "ekonomik, siyasi, idari, hukuki" yapımızı çok fazla değiştiremedik. Ve bu açıdan, ortaklığa yapı olarak çok fazla hazır hale gelemedik.
Artık, bu noktadan sonra tek şansımız, çalışma gruplarının kalitesi, yönetimi ve müzakere kapasitemizdir. Diyeceğim odur ki, yeni kurulan çalışma gruplarının, bu açıdan bütün bu eksiklikleri ve ihtiyaçları tespit edip, Cumhurbaşkanı Talat'ın yapacağı müzakerelerde, Kuzey'i ortaklıkta daha iyi konuma getirme şansı vardır. Umarım bu şansı kullanabiliriz.
|