|
Bir süredir Fenerbahçe Chelsea maçı ile ilgili yaratılan gündemi ilgiyle takip ediyorum. Aslında futbol kültürüm, futbolun 22 kişiyle oynanan bir top oyunu olduğunu bilmekten öteye gitmiyor.
Sorsanız, kaç futbolcu ya da takım adı sayarım, bilmiyorum.
Herkesin en anlamadığı bir şey varsa, benim kesinlikle futbol.
Sanki, bir fizik dahisi olabilirim çok çabalasam da, ne yapsam, futboldan anlayamam diye düşünüyorum.
Ancak, dünya çapında yıllardan beri yaratılan bu kültüre de saygı duymaya çalışıyorum.
Ne var ki, bizim bu konudaki kültür yaratımımız da diğer birçok alanda olduğu gibi, Türkiye üzerinden yapılıyor.
Ambargolar altında olmanın yarattığı gerçeklikle, kendi futbolunu geliştiremeyen biz, müzikten sinemaya kadar birçok dalda olduğu gibi futbolu da kendimizle değil, Türkiye ile yaşıyoruz.
Tuttuğumuz takım, Türkiye'nin üç büyüklerinden biri, genellikle.
Maç sonrası sokakları doldurup, korna sesleriyle yeri göğü inletirken de hep birlikte daha Türk oluyoruz.
Milli maçların en ön sıra seyircisi olarak, Türklük bilincinin, belki de en ateşli savunuculuğuna da futbolla birlikte yapıyoruz.
Fenerbahçe-Chelsea maçının İstanbul ayağında, onlarca Fenerbahçeli Kıbrıslı Türk ile birlikte aynı uçağı paylaştık, geçen hafta.
Maçtan bir gün önce, 1 saat 15 dakikalık yolculuk boyunca, karaborsaya düşen biletler, birçok futbolsever için hazine değerindeydi.
Hani, "1 milyara bilet var" deseniz, Nisan 1 şakası olduğunu söylemeye varmadan, havada kapacak heyecanlı bir gruptu bizimkisi.
Herkesin sarı lacivert giyindiği uzun bir kuyruktan çıkıp, hastaneye gidene kadar kaç tane dev bayrakla merhabalaşmak durumunda kaldığım ise, ayrı bir hikaye konusu.
Maç günü, kadın programlarından çocuk yayınlarına kadar, her yerden, marşlar eşliğinde başarılar dilenen, Milli bir gündü.
Chelsea'yi karşılayan Galatasaraylılar ise, neredeyse henüz değişmemiş, 301'de yargıya verilmek üzereydi.
Öyle ya, herkes Türk'tü ve Türk olan Fenerbahçeli olmak zorundaydı, o hafta boyunca.
Kazara Chelsea'li olmak ise, vatan hainliği ile eşdeğer.
Fenerbahçe'nin galibiyeti ile sonuçlanan ilk maçın ardından ise, her yerde bir zafer bayramı kutlaması yaşandı.
Yaşananlardan habersiz bir uzaylı, kesinlikle, 3. Dünya Savaşı sonucunda, dünyanın geri kalanında imparatorluk ilan ettiğine yemin edebilirdi, Türkiye'nin.
Tam da o zafer çığlıkları içinde, Lokmacı kapısı açıldı, ama, gündem kesinlikle en sarı lacivert haliyle, kimseyi duyacak durumda değildi.
Dönüş yolunda, biz, yine sarı lacivert bir uçakla geri geldik.
Fenerbahçeli Kaptan pilotumuz, duygularını paylaştı, onlarca Fenerbahçeli alkışladı.
Pasaport kuyruğu ise, 0-1 yaş grubu dahil olmak üzere, her yaştan, sarı lacivert insanlarla doluydu.
Zaferi kazanmış ve vatana dönmüştü, fatihler!
Büyük şans ki, üzerimizde nötr renkler vardı.
Düşünsenize, o kalabalık arasında Chelsea mavisi bir kazak giydiğinizi!
Birden eşime, "sırtına bir Chelsea bayrağı asmak istiyorum" dedim.
Hemen dönüp, "niye, ne yaptım ki sana?" şeklinde bir cevap verdi.
Birbirimize bakıp güldük.
İnsan, o kalabalık sarı lacivert içinde, işte kendini böyle savunmasız hissediyor. Biri çıkıp "ben Chelsea'liyim" dese, "Türkiye Kürt'tür" demekten beter olacak, çok iyi biliyor.
Geçtiğimiz gün, Londra'da oynanan rövanş ise, maalesef beklenilen sonucu getirmedi.
Her yerde bir matem havası.
Sanırsınız, Türkiye'nin topraklarının yarısı gitmiş, Kıbrıs satılmış! Ekonomi dibe vurmuş.
Bugünlerde de her yerde bu marazi haberleri ve öfkeli açıklamaları izliyorum.
Geçtiğimiz gün, Dışişleri Bakanı da Fenerbahçeliler ve Türklük dünyasından özür dileyince, ister istemez, bunlar geldi aklıma.
Bu kadar milliyetçileştirilen ve bir maçın üzerinden bu kadar baskı yaratılan kültürler, ilginç bir yerde.
Yine de iyi ki, Chelsea bir Yunan takımı değildi.
Şimdi savaşta bile olabilirdik, maazallah.
|