Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Gökyüzünde Ay ile Venüs'ün muhteşem buluşması
Öz kızına tecavüz davasında, sanığın ifadesi inandırıcı bulunmadı
Çarşıda "bayram" yok
Mağusa'daki ırza tecavüz davasında yeni tanık
Dalga Pub kundakçılarından biri para,ikisi hapis cezası aldı
Talat ve Hristofyas'a "camdan mumluk"
Trafikte 894 sürücü rapor edildi

YORUMLANANLAR
Avcılar eyleme gidiyor [2]
Taksim Trio, Londra Caz Festivali'nde büyüledi [1]
Gökyüzünde Ay ile Venüs'ün muhteşem buluşması [1]
Çarşıda "bayram" yok [4]
Liste nihayet! [1]
2009 da kurak [1]
Yedikonuk İlkokulu'nda "Kitap Haftası" etkinliği [1]
Hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesi [2]
Atılan çöpler hepimizi etkiliyor [1]
Eroğlu, parti meclisini de silme kazandı [2]
Hükümet yazı görmez [5]
Pakistan'dan yatırım girişimi [1]
Hatay [2]
12 yaşında, cinsel ilişkisi cep telefonuna kaydedilip tehdit edilen çocukları tedavi ediyorum [5]
Geri döndü [9]
Gönyeli emaneti geri aldı: 0-2 [1]
KAPARİ CİNSEL GÜCÜ ARTIRIYOR [5]
ZEYTİNYAĞLI ENGİNAR [2]
Çağın vebası AIDS [1]
BKP'den bir heyet Brüksel'e gidiyor [2]



"Bahçacı Mevlid"in bir gözü mavi, bir gözü yeşildi...

Bilbay Eminoğlu

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   20 Nisan 2008, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Babamızın bir gözü yeşil, bir gözü maviydi...Ufak tefek bir adamdı... Annemiz de öyleydi; kısa boyluydu, zayıftı... Yüzleri çirkindi, ama kalpleri çok güzeldi... Dünyaya güzel evlatlar getirdiler...On bir kardeştik, altımız kız, beşimiz erkek... Hepimiz güzeldik; bak bizim yüzümüze Bilbay...

Bu sözler, yıllarca önce Lefkoşa'da bahçecilik yaparak hayatını kazanan "Bahçacı Mevlid"in on bir evladından, Allah daha da ömür versin hâlâ hayatta olan iki kızından birine ait. Seksen iki yaşındaki Sıddıka Hanım, "Bak bizim yüzümüze" derken, yanında oturan ablası 87 yaşındaki Kadriye Hanımla birlikte gülüştüler.

Samanbahça'da yıllardan beri aynı evde oturuyorlar. Kıbrıslı Türk olarak mahallede sadece üç-dört aile kalmış. 

-Hatırlar mısın Sıddıka Hanım; meydanda top oynarken topumuz ara sıra, polis Yavaş Ahmet'in az ilerideki evinin avlusuna düşerdi ve patlatarak bize geri atardı... Orada top oynamamızı istemezdi, dediğimde güldü ve "şimdi ben de öyle yaparım." dedi. Biraz eski günleri andık. Beni çok iyi hatırladıklarını, uslu ve iyi bir çocuk olduğumu söylediler...

Bir an için o güzel günler geçti gözümün önünden. Daha yeni oturmuştum, kalktım ve kapıya çıkarak boş gözlerle sokağa baktım.... Sanki Samanbahça'da değildim.

 

 

                                                                             ***

 

Geçen hafta size eski Lefkoşa'nın bahçelerini ve bahçecilerini anlatmıştım.

Ama yarım gazete sayfasına daha fazlasını sığdıramadığım için Lefkoşa'ya hayat veren o güzel mekanları ve o mekanları yıllarca ayakta tutan insanlarımızı yeterince tanıtamadım size.

Oysa başta bahçeci Mevlid olmak üzere o güzel insanlarımızın her birinin yaşamı başlı başına bir roman olur.

Geçenlerde bahçeci Mevlid'in torunlarından; Sıddıka Hanım'ın kızı Tülay Hanım aradı. Dedesinin bilinmeyen yönlerini anlattı ve daha fazla bilgi edinebilmem için annesiyle görüşebileceğimi söyledi; sevindim.

Cuma günü, çocukluk yıllarımın geçtiği ve günümüzde eskiden çok az iz taşıyan Samanbahça'ya gittim...

O meydan, o sokaklar, o evler eskiden sanki daha büyüktü, daha genişti. Şimdi bakıyorum da "Meğer ne kadar daracık evlerde, sokaklarda yaşamışız" diyorum. Samanbahça'ya her gidişimde aynı duygulara kapılıyorum. Galiba çocukken, her şey büyüyor gözümüzde, öyle kalıyor belleğimizde.

Kapı açıktı ve saçları kırlaşmış iki kız kardeş, o zamanlar "sündürme" dediğimiz sofanın hemen girişinde bir kanepede yan yana oturuyorlardı. İlerleyen yaşlarına karşın ne kadar da cana yakındılar. Taze bakla ayıklıyorlardı. Önce tanıyamadılar, 'Ben Bilbay' deyince, gözlerinin içi güldü sevgiyle el sıkıştık.

Kabuklarından çıkarılmış bakla "gunnalarına" bakıp, "Haşlanmışı güzel olur... Şöyle zeytinyağlı, sirkeli... Üzerine taze nane de serpiştireceksin, yanında bir de taze soğan; yeme de yanında yat" dedim ve Kadriye Hanımın ağzından tahmin ettiğim sözler döküldü...

- Bakla mı bunlar? Gartlaşdılar, dadları gaçtı. Zaten tazeyken bile dadları yoktu. Enginarlar da öyle. Sen babamın paklalarını, enginarlarını, kerevizini, marılını yeyecekdin da göresin. Marıl yediğinde ağzın yağlanırdı... Şimdiki marıllar acı, lezzetsiz, marıldan başga her şeye benzer, dedi.

 

                                                                              ***

Eski Lefkoşa'nın renkli simalarından Bahçacı Mevlid hakkında çok az şey biliyordum.

İyi ki, Tülay Hanım aramış ve gidip konuşmuşum bu insanlarla.

-Bana babanızı, o zamanlardaki hayatınızı, anılarınızı anlatın, dediğimde, "En büyük, en güzel bahca bizimkiydi. Cennet gibiydi orası...Hayatımız hep o bahcada geçti" diye başladıkları ve benim gibi, savaş ve yokluk yıllarından da geçtikleri yaşam öykülerini serdiler gözlerimin önüne.

Hep "Bahçacı Mevlid" olarak anılan babaları Mevlid Ahmet, on bir evladından dördünü; Havva, Naciye, Seniha ve Mehmet'i çok küçük yaşlarında yitirmiş. Geriye kalan yedi evladından Mustafa'yı otuz altı yaşında, bir yıl kadar sonra da Hilmi'yi 16 yaşında yitirince dünyası kararmış; kendini içkiye vermiş.

Anımsayacaksınız geçen haftaki yazımda, bana anlatılanlara dayanarak, bahçeci Mevlid'in, satması için Ayluka'daki bakkal dükkanına sebze götürdüğü İbrahim Çolakoğlu'ndan para yerine zivaniya aldığını yazmıştım.

Tülay Hanım beni aradığında, dedesinin içki müptelası bir insan olarak anılmasından duyduğu rahatsızlığı belirtmiş ve onun evlat acısı yüzünden kendini içkiye verdiğini anlatmıştı.

Nasıl içmesin ki... Adamcağız, ilk dört çocuğunu küçük yaşlarında yitiriyor, ardından iki oğlunu daha toprağa veriyor.

Kadriye Hanım'la Sıddıka Hanım, arada bir içlerini çekerek anlatmayı sürdürdükleri yaşam öykülerini, geçen zaman içinde kardeşlerinden Şaziye, Hüseyin ve Orhan Mevlid'in de aralarından ayrılması ve on bir kardeşten, sadece kendilerinin hayatta kaldığına söyleyerek tamamladılar.

Ama mutlular. Etraflarında çocukları, torunları ve torunlarının çocukları var. O ufak tefek adamla kadın, bu yalan dünyadan göçüp gittiler ama arkalarında geniş bir aile; sevilen sayılan insanlar bıraktılar.

 

                                                                                   ***

Tabii ki günümüzde kimse, Bahçeci Mevlid'i, çocukları kadar bilemez, tanıyamaz. Kadriye Hanım'la Sıddıka Hanım'ın, içtenlikle, açık sözlülükle anlattıkları, bu güzel insanımızın ve onun hep yanında olan hayat yoldaşı Ülfet Hanım'ın yaşadıkları badirelere karşın yaşamdan kopmadığını, her şeylerini evlatlarına adadığını, onların mutluluğu için canla başla çalıştıklarını gösteriyor.

Notlarıma bakıyorum ve nereden başlayacağımı bilemiyorum. O bahçeyle, babalarıyla ilgili o kadar güzel şeyler anlattılar ki bana...

Önceleri Ömerge'de kalırlarmış, epeyce zaman Bayraktar Camii'nin bahçesine de hayat vermiş. Sonradan Yenicami'de Evkaf'a ait olan o bahçeye yerleşmişler ailece. Bahçeci Mevlid, o kadar meraklı, o kadar özenle bakıyormuş o bahçeye ki, bütün gün ara vermeden çalışmasına karşın bazen gece de kalkar bahçeyi çapalarmış. Çok hamaratmış, kışta bile yalınayak o bahçede uğraşıp dururmuş. Her şey yetiştirirlermiş orada. Kadriye Hanım saymakla bitiremedi. Salatalık, domates, semizotu, maydanoz, kereviz, marul. Özellikle marulları çok güzelmiş. Evkaf Dairesi'nin yetkilileri sık sık gelir, Mevlid Efendi'nin ikram ettiği marulları havuz başında oturup yerlermiş.

Geçen hafta yazmıştım. Bütün bahçelerde olduğu gibi orada da büyük bir dolap kuyusu ve kuyudan çıkarılan temiz, tatlı suyun depolandığı büyük bir havuz vardı. Dolap kuyusu denilen düzeneği, kuyunun etrafında sürekli olarak dönen bir katır çalıştırırdı. O zamanlar su motoru, artezyen falan ne gezerdi.

Sıddıka Hanım'ın anlattığına göre, babası onu kuyunun başında bekletirmiş, hayvan duraklarsa dürtermiş.

Mevlid Efendi, hemen her gün sabah saatlerinde bahçeden topladığı sebzeleri bir eşeğin sırtındaki, o zamanlar "şiriza" denilen küfelere yükler, satmak için Bandabuliya'ya götürürmüş. O zamanın parasıyla çok ucuza, bir kuruşa, yirmi paraya, on paraya falan satarmış.

İnekleri, keçileri de varmış, bol süt elde ederlermiş. Bahçeci Mevlid, sebze satışının yanında yine bir eşeğin sırtına yüklediği güğümlerle mahalle mahalle dolaşarak süt satarmış.

- Bahçede sebzeden başka bir şey yetiştirmez miydiniz, diye sorduğumda; nar, yenidünya, incir, elma erik gibi meyve ağaçları da olduğunu ancak satmadıklarını, kendilerinin ve eş dostun yediğini söylediler.

- Hurmalarımız, dutlarımız da vardı. Ne güzeldi o dutlar... Yapraklarını ipekböceği besleyenler gelip toplardı, dedi Sıddıka Hanım.

 

                                                                                        ***

O zamanlar hırsızlık falan olmazdı ama bir de ilginç olay anlattılar bana.

Allah gani gani rahmet eylesin; bahçeci Mevlid'in evlatlarından döşemeci Orhan Mevlid'le çok dosttuk. İçkiyi, arkadaşlığı, muhabbeti çok severdi. Çok da şakacıydı, hep gülerdi. Ben, o ve bir ara Bozkurt'ta birlikte çalıştığımız Ahmet Alper sık sık bir araya gelir, muhabbet ederdik.

Bir gün, döşemeci Orhan bir yerlerde arkadaşlarıyla içiyormuş. Kafalar dumanlandı ya, Orhan bu, ille birilerine takılacak. Şakadan, babasının ineklerden birini sattığını, iyi para aldığını ve bahçede kaldıkları evde bir yerlerde sakladığını söylemiş. Ertesi gece bahçeye bir hırsız girmiş. Sıddıka Hanım'ın anlattığına göre gece uyurken ansızın birilerinin elini yastığının altına soktuğunu sezmiş. Bir de ne görsün tanımadığı bir adım. Basmış çığlığı herkes uyanmış ama adam koşarak kaçmış. Babası; annesi tümü birden bahçeye koşmuşlar ve hırsızı aramaya başlamışlar. Çok geçmeden adamı, kurumuş bir gübre yığının arkasında gizlenmeye çalışırken bulmuşlar. Ve basmışlar dayağı. Öylesine bir dövmüşler ki adamı öldü ölecek hale getirmişler. Sonunda polis Ahmet Çavuş gelmiş. Adamı götürmüş. "Yahu" demiş "siz bunun cezasını zaten fazlasıyla verdiniz." Adama galiba iki ay hapislik cezası kesmişler.

 

                                                                                      ***

Bu kadar yazdım ama emin olun, bir o kadar daha yazsam yine anlatamam size "Bahçacı Mevlid"in yaşam öyküsünü. Daha neler neler anlattılar ki bana. Üç tane de fotoğraf kullanacağımdan burada bitirelim isterseniz.

Allah ona ve can yoldaşı eşine, yitirdiği evlatlarına, aramızdan ayrılan herkese, bütün güzel insanlara gani gani rahmet eylesin. Nur içinde yatsınlar.

Haftaya bir başka nostaljik yazıda yeniden buluşmak üzere esen kalın, gönlünüz hep güzel olsun.

 

 

 

 

Fotoğraf alt yazıları:

 

Bilbay'da Bilbay 1

 

İŞTE "BAHÇACI MEVLİD"... Yakınları onun için 'bir gözü mavi, bir gözü yeşil, ufak tefek, çirkin ama kalbi çok güzel, çok temiz bir adam' dedi. Anlatılanları dinleyince onun çok ama çok güzel, evlatları için büyük özverilere katlanan, sorumluluk duygusuna sahip örnek bir insan olduğunu anladım

 

 

Bilbay'da Bilbay 2

 

LEFKOŞA BİR ZAMANLAR BÖYLEYDİ...  "Bahçacı Mevlid"in, eşi Ülfet Hanım'la görüldüğü bu fotoğrafın Lefkoşa'nın göbeğinde, Yenicami mahallesinde çekildiğine inanabilir misiniz? O mahallede şimdi Atatürk İlkokulu'nun bulunduğu yer, gördüğünüz gibi içinde her türlü meyve ağacının bulunduğu, sebze yetiştirildiği kocaman bir bahçeydi. Mevlid Efendiyle eşinin arkasında duran adamın, kızlarından Kadriye Hanım'ın eşi Hasan Aziz, önde oturan çocuğun da, halen hayatta olan öteki kızı Sıddıka Hanım'ın büyük oğlu Mustafa olduğunu öğrendim

 

 

Bilbay'da Bilbay 3

 

ALLAH DAHA DA ÖMÜR VERSİN...  Bahçacı Mevlid'in, Allah daha da ömürler versin, on bir evladından ikisi 87 yaşındaki Kadriye Hanım'la 82 yaşındaki Sıddıka Hanım hâlâ hayatta. Babalarının öyküsünü onlar anlattı bana. Samanbahça'da oturuyorlar ve mutlu bir yaşam sürdürüyorlar.  En büyük mutlulukları da yakınlarının onları yalnız bırakmaması

   487 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
02 Aralık 2008, Salı   Bu adaletsizlik, daha ne kadar sürecek?...
30 Kasım 2008, Pazar   Kanlı Dere 90 yıl önce bir aktı, bir aktı ki...
29 Kasım 2008, Cumartesi   Hakemsiz maç yapılabilir mi?
28 Kasım 2008, Cuma   Çocuklarımızın hatırına...
27 Kasım 2008, Perşembe   Derdimiz yokmuş gibi...
26 Kasım 2008, Çarşamba   Cezaevine ağıt
25 Kasım 2008, Salı   Devlet eliyle ağaç kıyımı
22 Kasım 2008, Cumartesi   Merkezi Cezaevi yanardağ gibi!
21 Kasım 2008, Cuma   Dostlar alışverişte görsün
20 Kasım 2008, Perşembe   Her işimiz yarı buçuk!



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.5847 1.5958
1 STERLİN 2.3879 2.4057
1 EURO 2.0038 2.0179



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

YURT SEVGİSİ

Ali Baturay

BOZULDUK... ÇOK BOZULDUK

Hasan Hastürer

Partiler gücü oranında zarar da verir...

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(53)...

Akay Cemal

Dubai'den mesaj var: Oradaki Türklere ...

Ahmet Tolgay

Devlet ve belediye malı, deniz mi?...

Bilbay Eminoğlu

Bu adaletsizlik, daha ne kadar sürecek?...

Omaç BAŞAT

Lige merhaba

Hüseyin EKMEKÇİ

Gidişat nereye?

Dilek ÇETEREİSİ

Meclisten Notlar (25/11/08)

Aysu Basri

AYTUĞ ÖLDÜ!

Emin AKKOR

Karşı duruşun sebebi, güvensizlik

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Dr. İsmail KEMAL

Terör, Tac Mahal, Hindistan

Oğuz Metiner

Hac ve kurbanın mahiyeti

Harid Fedai

Sefâlet!





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital