Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Gökyüzünde Ay ile Venüs'ün muhteşem buluşması
Öz kızına tecavüz davasında, sanığın ifadesi inandırıcı bulunmadı
Çarşıda "bayram" yok
Mağusa'daki ırza tecavüz davasında yeni tanık
Dalga Pub kundakçılarından biri para,ikisi hapis cezası aldı
Talat ve Hristofyas'a "camdan mumluk"
Trafikte 894 sürücü rapor edildi

YORUMLANANLAR
Avcılar eyleme gidiyor [2]
Taksim Trio, Londra Caz Festivali'nde büyüledi [1]
Gökyüzünde Ay ile Venüs'ün muhteşem buluşması [1]
Çarşıda "bayram" yok [4]
Liste nihayet! [1]
2009 da kurak [1]
Yedikonuk İlkokulu'nda "Kitap Haftası" etkinliği [1]
Hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesi [2]
Atılan çöpler hepimizi etkiliyor [1]
Eroğlu, parti meclisini de silme kazandı [2]
Hükümet yazı görmez [5]
Pakistan'dan yatırım girişimi [1]
Hatay [2]
12 yaşında, cinsel ilişkisi cep telefonuna kaydedilip tehdit edilen çocukları tedavi ediyorum [5]
Geri döndü [9]
Gönyeli emaneti geri aldı: 0-2 [1]
KAPARİ CİNSEL GÜCÜ ARTIRIYOR [5]
ZEYTİNYAĞLI ENGİNAR [2]
Çağın vebası AIDS [1]
BKP'den bir heyet Brüksel'e gidiyor [2]



Seydali'nin öyküsü (II)

Bilbay Eminoğlu

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   28 Eylül 2008, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

"Hade, üç tane pulya, yanında ekmek bir şilin"

 

Bet ofisteki söyleşimizde Seydali'ye bir ara "Kumar oynar mısın?" diye sorduğumda, "Gumar parayla oynanır. Bende para mı var oynayayım" demişti. Ne var ki gözünü TV ekranındaki köpek yarışlarından da ayırmıyordu.

Üstelemedim. Kumar oynamasa da belki zaman zaman köpekler üzerine parasına bahse tutuşuyordu. Tabii ki

cebinde parası olduğunda. Nitekim az sonra aktaracağım, yine komik mi komik bir anısında, havadan gelen bir

parayla, bir maç üzerine "bahıs" koyduğundan ve kazandığından söz etti.

Yüzüm duvardaki ekrana dönük olmadığı için "Bak bak! Gara köpeğe bak, yıldırım gibi gidiyor" dedikçe arkama dönüp bakmak zorunda kalıyordum.

-Ne hızlı koşuyorlar öyle be Seydali, dediğimde "Gazanacak köpek bellidir" dedi ve ilgilenmeye başladığımı sanmış olacak ki biraz bilgi verdi:

- Birinci gelecek köpeği çok yedirmezler ki goştursun, anladın... Obürlerne bol bol süt içerirler, yemek yedirirler, garnıları şişer goşturamazlar... O gadar yesem ben da goşamam.

Ve nihayet köpek yarışları bitti, ekrana at yarışları geldi de gözünü duvardan ayırdı...

Unutamadığı onlarca anısından bir diğerini anlatmaya başladı.

 

                                                                              ***

Yıllarca önce bütün Kıbrıslı Türklerin gönlünde taht kuran Çetinkaya futbol takımının bir hafta sonu Leymosun'da güçlü Rum takımlarından biriyle çok önemli bir maçı vardı...

Herkes Çetinkayalı ya çok sayıda taraftar maçı izlemek için, Kıbrıs'a özgü o tahta kasalı "loforiyo"larla (otobüslerle) Leymosun'un yolunu tuttu.

Bizim Seydali durur mu; ama nasıl gidecekti. Cebinde sadece bir buçuk şilin vardı.

Anlattığına göre Çetinkaya'nın kulübüne ve takımına damgasını vurmuş, efsaneleşmiş ünlü futbolcusu Mustafa Defteralı'nın babası Mehmet Dayı otobüsçülük yapıyordu ve o da taraftarları maça götürecekti. Gidiş- geliş üç şilindi ve otobüs tıkabasa dolmuştu..

Seydali Mehmet Dayı'ya yaklaşarak kendisini de götürmesini, parayı uydurup vereceğini söyledi. Ne yapsın, "Gir içeri bir yer bulabilirsen otur."demiş...

Ve tezahürat yaparak yola çıktılar.

           

                                                                  ***

Çok iyi anımsıyorum. O yıllarda taraftarlar tezahürat için avazları çıktığı kadar bağırmanın yanında "bap bap bap" diye öttürülen pompalı otomobil kornalarının yanında dülgerlerin tahtadan yaptığı ve elle çevrildikçe "garrr garrrr"  ses çıkaran bir tür nesne kullanırdı. En kalitelisini de Asmaaltı'ndaki dülger Ali Efendi yapardı.

Neyse; bir saat kadar sonra yarı yola vardılar ve Kofünye'de durak yaptılar.

Eskiler bilecek; orada büyük ve güzel bir lokanta vardı. Sanırım "Bebek Bar ve Restoran"dı adı o yerin. Kıbrıslı Türk, Rum, İngiliz, yolculuğa çıkan bütün herkes, Lefkoşa-Limasol ve Larnaka-Limasol yollarının kesiştiği nokta olan o geniş alanda mutlaka durak yapardı. "Bebek" pulyasıyla meşhurdu. Az ötedeki Rum köyü Skarino ve genel olarak bölgede zaten çok bulunurdu. Avlanıp yolunduktan sonra yıkanan ve haşlanarak içinde tuzlu sirke bulunan kavanozlarda turşulanan çok yağlı bu kuşların tadına doyum olmazdı. Bir numaralı içki mezesiydi. Ve bölgeye gidenler pulya yemeden edemezdi.

Mehmet Dayı otobüsünü park ettiğinde herkes aşağıya indi ve pulya yemeğe gitti. Aşağı yukarı bir yumurta büyüklüğündeki pulyaların tanesi bir şiline satılırdı. Biçare Seydali, cebindeki bir buçuk şilinin bir şilinini pulyaya verecek olsa kalan yarım şilinle sigara mı alacak, otobüs parasını mı ödeyecek yoksa maç için bilet mi kesecek. Karnı da çok acıkmıştı. O da çıktı otobüsten ve tuvalete yürüdü. İçerde millet pulyaları götürüyordu... Lokantanın arkasındaki tuvaletten çıkarken, mutfak kapısının yanında bir de ne görsün... Duvar dibinde güneş altında, içi pulyayla dolu sıra sıra büyük kavanozlar... Seydali'nin ağzı şapırdadı, midesi ovundu... Etrafına bakındı, kimsecikler yok... İçeriden kalabalığın sesi geliyor... Çatal bıçak sesleri, konuşmalar, kahkahalar... Lokanta personeli belli ki müşterilere pulya yetiştirmekten başını kaşıyacak zaman bulamıyor. Oradaki kavanozlardan bir tanesini kapıp kaçmakta gecikmedi... Otobüse girerek oturduğu koltuğun altına yerleştirdi, sonra lokantaya dönerek cebindeki bir buçuk şilinle, tanesi yarım şilinden üç tane yarım okkalık ekmek aldı. Odun ateşiyle pişirilen sıcacık, mis gibi bir okkalık ekmekler bir şilin, yarım okkalıkları da yarım şiline satılırdı. Otobüste oturup ekmeklerin bir tanesiyle epeyce pulyayı afiyetle midesine indirdi. Doymuştu ve elinde iki ekmek ve bir sürü pulya kalmıştı...

 

                                                                      ***

Herkes otobüste yerini alıp, "Ya ya ya, şa şa şa, Çetinkaya çok yaşa" tezahüratlarıyla yeniden yola çıkıldıktan bir süre sonra gür bir ses taraftarların sesini bastırdı. Bu ses ayağa kalkan Seydali'ye aitti.. Bir elinde pulya dolu kavanoz, öteki elinde ekmekler vardı:

 "Hade üç tane pulya, yanında ekmek bir şilin"

Aman Tanrım!... Otobüste yer yerinden oynadı. Az önce pulyanın tanesine bir şilin ödemişlerdi. Seydali o fiyata üç tanesini veriyor. Bütün herkes, "Ben de isterim, bana da ver" diye Seydali'nin etrafını sardı. Direksiyon başındaki Mehmet Dayı da dikiz aynasından bakarak "Seydali beni unutma" diye bağırıyordu.

Seydali beş dakika içinde bütün pulyaları sattı; Mehmet Dayı'ya üç şilin otobüs parasının yanında bedava birkaç tane de pulya verdi; maça giriş parasını ayırdı, iki şilin de artırdı.

Hikayenin sonunu, ağzı kulaklarına vararak şöyle bitirdi:

"Galan iki şilini de maçta Çetinkaya için bahsa goydum, Çetinkaya gazandı ve benim iki şilin dört şilin oldu. Aç gittim, tok geldim Bilbaycığım!"

Ve sigarasını tazelerken bir dörtlük daha döküldü ağzından: 

"İçerim gaveyi... Abu hayat verir bedene... Lanet olsun bu tütünü.... İcat eden pez....ge"...

Bir daha söyleyim isden?

-Söyle bakalım...

-Bir elinde hıyar... Nazik nazik soyar... Gece gelme gündüz gel... Sonra Seydali gızar."

- Sen bir halk şairi olmuşsun be Seydali de haberim yok... Meğer sende ne hünerler varmış. Aşağı yukarı kaç tane böyle şeyler var aklında?

- Peee çok! Ne bileyim ben, saymadım, dedi.

Kalktım sordum, artık durur mu, anında bir tane daha söyledi. Kafiyede yine ismi geçer:

"İçtiğim tümbekiarazi... Seydali'nin yediği b..ku... Ne kantar çeker ne terazi"

-Estağfurullah, dedim.

                        

                                                                          ***

1950'li yılların başlarında, pek iyi anımsamıyorum ama galiba Lefkoşa'da TC Büyükelçiliği yoktu. Konsolosluk vardı.

Seydali yıl olarak 1955'i gösterdi ama sanırım daha öncesiydi.

Anlattığına göre bir gün zamanın konsolosu, İngiliz valisi için Türk kesiminde bir "parti" vermiş. Herhalde bir resepsiyon ya da herhangi bir maksatla yapılmış yemekli bir davetti. Bilemiyorum, Seydali parti dedi..

Davetten önce Rum tarafından getirilen garsonlar, serviste ne denli deneyimli ve başarılı olduklarının anlaşılması için Seydali'nin deyişiyle imtihan edileceklerdi. Konsolos, çalışma arkadaşlarından, bir de Kıbrıslı Türk iyi bir garson bulunup getirilmesi için gerekeni yapmalarını istemiş. Kimi bulacaklar?... Sormuşlar, soruşturmuşlar; herkes "Seydali'den iyisi bulunamaz" demiş. Malum ya, Seydali kahve ve su dolu yığınla tepsiyi, hiç dökmeden hızlı ve havada uçururcasına taşıyabiliyor. Otomobille alıp götürmüşler Seydali'yi...

Seydali, bundan sonrasını şöyle anlattı:

"Yau ben servis yapmayı ne bilirim. Gave garsonundan parti garsonu olur mu. Benim üzerimde mısmıl uruba yok. Potinlerim delik. Anladamadım; 'Mutlaka gelmelisin konsolos bey istedi' dediler, napayım giddim. Bir bakdım; Rum garsonların üstü başı tertemiz. Hepsi da moderin... Siyah giydiler, potinleri parıl parıl parlar. Ben yürürken, ayak parmaklarım delik potinlerimden dışarı çıkıyor. Görünmesin diye ikide birde parmaklarımı katlar potinin içine çekerim. Neysa, bana da temiz uruba verdiler, parlak, siyah potin getirdiler, elimi yüzümü yıkadım, turaş oldum ve imtihanda Rumların arasında yerimi aldım.

Bizi sıraladılar, ellerimize de birer tepsi verdiler. Tepsilerin içinde su dolu bir şişe ve boş bir gadef vardı. Ben en kenarda dururdum, üç beş Rum garson solumdaydı. Servis yapacağımız karşımızdaki masada da valinin adamları oturuyordu. Aramızdan en iyimizi seçeceklerdi. Partide servisi kim seçilirse o yapacaktı... Bakdım hepsi da super. Benin onların yanında hiç şansım yok.

Bize, İngilizler ' ready' (hazır) deyinca kibar kibar yürüyerek masaya gidecekmişiz, su gadefini goyacakmışız sonra da şişeden dökerek dolduracağımızı söylediler. Ama gadef tam ölçüde doldurulacakmış, ne az ne çok ve masaya bir damla su bile dökülmeyecekmiş.

Biraz sonra ilk olarak tam yanımda duran Rum garsonu 'ready' deyip çağırdılar. Rum heman göğsünü gabarrtı poz yaptı ama tam hareket edeceği sırada sol golumla hiç çaktırmadan omuzuna bir çarptım, elinde ne tepsi galdı ne da içindekiler... Şişe ve gadef şangur şungur yere düştü, kırıldı her taraf su içinde kaldı. Gendimi gülmeyin diye sıkarım. 

Bir bakdım, ben ona çarpınca o da yanında obür garsona çarptıydı galiba onun elindeki tepsi da gayık gibi sallanmaya başladı, şişe tepsiye devrildi. Onun yanındaki Rum aman şişe yere düşmesin diye ona yardım etmeye galgdı, gendi tepsisindeki boş gadehi düşürdü. Galan Rumların halini göreceydin. Heyecandan hepsi da ellerindeki tepsileri zabdedemedi. Hepsine dışarı çıkmalarını söylediler, bana "sen gal" dediler... Biraz sonra ben giddim, boş gadehi bir güzel masaya goydum, şişeden kibar kibar doldurdum; "okey" dediler. O iş benim için bilin ya, oyuncak. Ama o gece partide biraz servis yapdıktan sonra beğenmediler galiba beni mutfağa aldılar, bulaşıkları yıkadım.... Öyle bir yıkadım ki ayna.                                              

 

                                                                                        ***

Yine yerim yetmeyecek galiba. Seydali'nin anlattıklarını daha da uzatmamak, üçüncü bölüm olarak gelecek haftaya sarkıtmamak için, konsolosluktaki davetten sonra başına gelenleri, özetin de özetini yaparak aktaralım ve öyküye son noktayı koyalım.

Valinin adamları ve konsolos o gece Seydali'nin hizmetinden çok memnun kaldı. Birkaç gün sonra bir çavuş geldi ve Seydali'ye vali konağından gönderilen bir zarf verdi. Zarfın içinden beş lira ve Seydali'nin "First class waiter" (Birinci sınıf garson) diye tanımlandığı bir takdirname çıktı. Altında valinin imzası vardı. İki gün sonra, on şilin de konsolosluktan geldi Seydali'ye. Valinin gönderdiği beş lira çek olarak geldiği için Seydali Sarayönü'ndeki Barclays Bank'a çeki bozdurmaya gitti. Bozmadılar, kefil istediler. Zamanın meşhur zengini Salim kendisine kefil oldu ve parayı aldı.

Çok sürmedi, Seydali'ye güzel bir haber daha iletildi. Vali konağında bahçeci olarak çalışabileceği ve kendisine maaş bağlanacağı bildirildi. İki gün gitti ve işi bıraktı bizim Seydali. Anlattığına göre işi bırakmasının başlıca nedeni ulaşım sorunuydu. Oraya gidip geleceği bir bisikleti yoktu. İlk gün bir arkadaşının bisikletini beş dakika için diyerek ödünç almış, on saat sonra vermiş. İkinci gün başka birisinin aynı şekilde bisikletini almış gitmiş, getirdiğinde adam "bir daha benden bisiklet isteme" demiş.

Ama bana sorarsınız Seydali'nin, vali konağında böylesine maaşlı, güvenceli ve kahve garsonluğa göre daha rahat olan işi bırakmasının nedeni başka. Yoksa isteseydi bir bisiklet edinebilirdi. O birilerinin emrinde çalışamaz, bir yerde duramaz. Özgür olmak ister, keyfine göre çalışır; bugün burada yarın başka bir yerde. Örneğin Mullahasan'ın kahvesinde çalışıyorsa aklına estiğinde bırakıp gitmeli ertesi gün canı isterse oraya dönmeli. Paraya pula da pek önem verdiği yok. Cebinde üç kuruş varsa tümünü harcar, ertesi gün üç kuruş daha kazanmaya bakar. Hiçbir şeyi dert edinmez... Gülerek güldürerek, hayatla dalga geçer adeta.

Onu nasıl tanıdıysam aradan yıllar geçmesine karşın öyle buldum.

Yanından ayrılırken kahveleri ödemeye gittiğimi görünce arkamdan koştu, "bırak ödeme, bendendir" dedi ve ekledi:

"Zaten ben para vermem bunlara."

                                                                       

                                                                                     ***

Haftaya yeni bir nostaljik yolculukta yeniden birlikte olmak umuduyla esen kalın...

 

 

SEYDALİ GENÇLİK YILLARINDA... Yıllarca önce bir kış akşamı Mullahasan'ın kahvesinde çekilen bu fotoğrafta, Seydali de (daire içinde) görülüyor. Öyküsünü okuduktan sonra belki de onu daha bir hafta önce bet ofiste çektiğim fotoğrafındaki gibi sıradan bir kıyafet içinde görmeyi beklerdiniz. Gerçi kıştı, ceket giymesi olağandı ama Seydali'nin arada bir kat kravat dolaştığı da olurdu. Ben unuttum ama Mullahasan'ın oğlu Orhan Mullahasan'ın (Soldan beşinci, atkılı) benim çektiğimi söylediği fotoğrafta kahvenin müdavimlerinden, zamanın ünlü zengini rahmetli Salim (solda şapkalı) ve Bozkurt'ta yıllarca birlikte çalıştığımız ünlü şair ve gazeteci yazarımız Osman Türkay da (sağda üçüncü) görülüyor. Ne güzel günlerdi o günler...

   559 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
02 Aralık 2008, Salı   Bu adaletsizlik, daha ne kadar sürecek?...
30 Kasım 2008, Pazar   Kanlı Dere 90 yıl önce bir aktı, bir aktı ki...
29 Kasım 2008, Cumartesi   Hakemsiz maç yapılabilir mi?
28 Kasım 2008, Cuma   Çocuklarımızın hatırına...
27 Kasım 2008, Perşembe   Derdimiz yokmuş gibi...
26 Kasım 2008, Çarşamba   Cezaevine ağıt
25 Kasım 2008, Salı   Devlet eliyle ağaç kıyımı
22 Kasım 2008, Cumartesi   Merkezi Cezaevi yanardağ gibi!
21 Kasım 2008, Cuma   Dostlar alışverişte görsün
20 Kasım 2008, Perşembe   Her işimiz yarı buçuk!


Yorum Sayısı:   2
  oznur         - Chicago) Lefkosa) Iskele 29 Eylül 2008, Pazartesi 15:25 
Bizlerle paylastiginiz icin ne kadar tesekkur etsek az bu guzelim yazilari.

Nice mutlu, kendi insanlarimizi daha cok sevip sayacagimiz, ve de birlik olacagimiz bayramlara!
Saygilar...
  Tahsin KAYA         - Güzelyurt 29 Eylül 2008, Pazartesi 09:58 
Sn. Eminoğlu, siz de olmasanız, bizler bu değerli kişiler hakkında nasıl bilgi sahibi olacaktık acaba?
Yalnız günümüzde pek kullanılmayan veya benim gibi cahillerin anlamını bilemeyeceğini tahmin ettiğiniz kelimelerin anlamını parantez içinde yazarsanız bizi merak içinde bırakmazsınız. Sözlüğe de baktım bulamadım. Mesela TÜMBEKİARAZİ ne demek?


DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.5847 1.5958
1 STERLİN 2.3879 2.4057
1 EURO 2.0038 2.0179



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

YURT SEVGİSİ

Ali Baturay

BOZULDUK... ÇOK BOZULDUK

Hasan Hastürer

Partiler gücü oranında zarar da verir...

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(53)...

Akay Cemal

Dubai'den mesaj var: Oradaki Türklere ...

Ahmet Tolgay

Devlet ve belediye malı, deniz mi?...

Bilbay Eminoğlu

Bu adaletsizlik, daha ne kadar sürecek?...

Omaç BAŞAT

Lige merhaba

Hüseyin EKMEKÇİ

Gidişat nereye?

Dilek ÇETEREİSİ

Meclisten Notlar (25/11/08)

Aysu Basri

AYTUĞ ÖLDÜ!

Emin AKKOR

Karşı duruşun sebebi, güvensizlik

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Dr. İsmail KEMAL

Terör, Tac Mahal, Hindistan

Oğuz Metiner

Hac ve kurbanın mahiyeti

Harid Fedai

Sefâlet!





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital