|
Lehman Brothers, Merrill Lynch, AIG, Bear Stearns, Freddie Mac, Fannie Mae, Northern Rock, Fortis, B&B... Bunlar, büyük finans krizinin kurbanı bazı dev kurumlar. Sırada başkaları var. ABD hükümeti, sorunlu kurumları sorunsuzlardan yalıtlayarak zararı sınırlama peşinde. 700 milyar dolarlık kurtarma paketi, sorunlu banka fonlarını satın almayı amaçlıyor. Paketin Temsilciler Meclisi'nde reddedilmesi büyük korkuya neden oldu. Bir şekilde paketin Kongre'den geçmesi gerekiyor. Aksi takdirde, batan, satılan, kamulaştırılan kurumların listesi uzayacak. Kriz büyüyecek.
Bu kriz "geliyorum" diye diye geldi. 2004 yılından beri tehlike işaretleri vardı. Amerikan ekonomisindeki eğilimlerin sağlıklı olmadığı, yapısal sorunlar olduğu biliniyordu. ABD konut piyasasının çökmesi ile zayıflıklar, çatlaklar su yüzüne çıktı. Hikayenin gerisini hepimiz biliyoruz. İflas etmesi imkansız gibi görünen kurumlar patır patır düşmeye, 1929 büyük ekonomik krizinin hayaleti ortalarda dolaşma başladı.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batı ekonomilerinin tarihi kabaca ikiye ayrılabilir. Birinci dönem Keynesçi dönem, ikinci dönem de neo-liberal dönemdir. John Maynard Keynes'in, "General Theory of Employment, Interest and Money" isimli ünlü kitabı 1936'da yayımlanmıştı. Keynes, devam etmekte olan büyük ekonomik kriz döneminde, çare olarak, klasik liberal ekonomik teoriden sapan görüşler ortaya koymuştu. Bilindiği gibi Keynes, krizin aşılması için devletin ekonomiye müdahalesini, "toplam talebi" artırmasını öneriyordu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra J. M. Keynes, Bretton Woods sistemi diye adlandırılan yeni uluslararası ekonomik sistemin mimarlarından biri oldu. Kapitalist Batı ekonomileri, 1950'li ve 1960'lı yıllarda, Keynesçi politikalarla altın yıllarını yaşadı. Özellikle Batı Avrupa'da, "sosyal devlet" anlayışı temelinde halkın refah seviyesi önemli oranda yükseldi. Çeşitli nedenlerle (petrol ambargosu, Vietnam savaşı, ABD'nin iç ekonomik sorunları v.s.)1970'li yılların ilk yarısında Keynesçi dönem yolun sonuna geldi. 1970'li yılların sonu, 1980'li yılların başında Ronald Reagan, Margaret Thatcher isimleri ile özdeşleşen neo-liberalizm dönemi başladı. Buradaki temel yaklaşım devletin ekonomideki rolünü en alt düzeye indirmek, "sosyal devlet" anlayışına son vermekti. Bu yaklaşım uygulandı ve başarılı elde etti ancak sosyal faturası ağır oldu. "Altında kalanın boynu kırılsın" yaklaşımı ile sosyal dayanışma ortadan kaldırıldı. Bu program, Dünya Bankası ve İMF tarafından gelişmekte olan ülkelere de dayatıldı. Borç almak isteyen ülkelerin özelleştirme başta olmak üzere bir dizi neo-liberal önlem uygulamaları zorunlu kılındı. Ekonomide denetimler, kurallar azaltıldığı için hangi yoldan olursa olsun "köşeyi dönme" anlayışı hakim oldu. Bazıları "köşeyi döndü" ama sonuçta denetimsizlik, sınır tanımayan açgözlülük, şimdiki krize yol açtı.
Şimdi, neo-liberal dönemin sona erişine mi tanık oluyoruz? Bu yaklaşımda en azından belirli düzeltmeler yapılacak. Devlet, ekonomide önemli rol oynamaya başladı bile. Bugünlerde özelleştirme değil, kamulaştırma yapılıyor. Yeni kurallar, daha sıkı denetimden söz ediliyor. Devletin şirketleri, bankaları kurtarması, kamulaştırması, oyuna belirli kurallar koyması, neo-liberal teoriye ters düşen şeyler. Bakalım yeni dönemin iktisat teorileri nasıl şekillenecek.
ABD'de işsizlik artıyor. Tüketicilerin elinde harcayacak fazla para yok. Demek ki, ekonominin itici gücü olan talep düşüyor. ABD ekonomisi, bir dönem resesyon içinde olacak. Avrupa Birliği (AB) ekonomilerinde benzer bir durum var. AB ekonomileri önemli sıkıntılar yaşıyor. Büyüme oranı çok düşük. Hatta küçülmeden söz ediliyor. Tüketici harcamalarında önemli düşüş var. AB üyesi, ancak ABD ile çok yakın bağlantılı İngiltere ekonomisindeki gelişmelere baktığımızda, önümüzdeki dönemin zor bir dönem olacağını görürüz. Bu ülkede ekonomik büyümedeki düşüşe paralel olarak işsizlik artacak. ABD ve AB ekonomilerindeki gelişmelerin Çin ekonomisini, Hindistan, Brezilya gibi ekonomileri nasıl etkileyeceği de son derece önemli. Dünyanın büyük ekonomileri 1982, 1991 ve 2001'de resesyon yaşamıştı. Galiba şimdi yeni bir resesyon dönemine giriyoruz. Global ekonomi açısından parlak olmayan bir dönemden geçtiğimize kuşku yok.
Ekonomik gelişmelerin siyasi sonuçları ne olacak? Kriz, ABD'de 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin sonucunda etkili olacak mı? İngiltere'de, zaten zorda olan İşçi Partisi iktidarı bu gelişmelerden nasıl etkilenecek? Bunlar üzerinde düşünmekte de yarar var.
|