|
‘Seni, uzaklığımın bilinçaltına gömdüm.’

Emek verdiğimiz her taşın altında, her mahallede aradım çocuk günlerimizin eskimeyen eskiliğini. Geçmişe teslim ettiğimiz geçmeyen ne kadar anıya sahipsek arşınladım senle beraber. Deniz aşırı dalgalanan maviliklerin koynunda geceyi yalayıp geçen rüzgara savurdum sana benzemeyen gözlerini.. Oyun oynadığımız tozlu yolların hafızasının üzerine bastım. Gonnara topladıgımız ovalarda ellerimize batan dikenlerin, yaralı bereli acılarını aradım. Üzerimizden silindir gibi geçen yılların hesabını tutmaya yeltendim yeniden. Seni, uzak ülkelerin, uzak düşüncelerin dibine ittim. Kendi ellerimle teslim ettim, savaşsız bir “pes!” nidası eşliğinde... Bir gömüt, bir anıt, bir taş olsun dikmek istedim başına. Boşuna... Uzak yolların, sınır ötesi çizgilerini ihlal edip, pasaportsuz ve kimliksiz, oksijensiz ve nefessiz bir yolculukla yaşamlardan ölüm beğendim sana.
Bu yolculuğa çıkana kadar sen, bilsen kaç çocuk rüyasını katlettin unutuş rüzgarlarında. 80’li yılların çocuklarına yakışır bir edayla, caf caflı, hatta süper - mega - hiper hayallere en güzel günlerimizi kurban verdin. Yastık altında saklanan, bölünmüş bir yaşamı sıktın boğazından. Esmer tenli, derin bakışlı adamın nasıl da uzağına düştün, göremedin. “Mihrabım diyerek sana yüz vurdum, gönlümün dalında bir yuva kurdum” diye inleyen köy düğünlerinin ruhunun inadına, “Ben sana sevmeyi öğretemedim” dedirttin bana... Sen, çocukluğunun öğretilerini ışıltılı yalnızlıklar içinde elinle iterken, bilsen seni kaç lokma yemekle çiğnedim aile muhabbetlerinde. Kaç kez hayalini lime-lime geçirdim boğazımdan ve kaç öksürükte ciğerimden atıp tükürdüğümü sandım. İsmine karşılık gelen toplamları çarpım tablosundan tüm rakamları atarak 0’a yatırdım. Yutan, tutan, etkisiz bırakan nice sayıyı koydum bilinmeyen denkleminin üzerine. Çok yolu vardı gömmenin ve gömülmenin. Elimden ne geldiyse ardıma koymadım. Uzak ülkelerin uzak yolları şahitti. Toprağına emeğimizi akıtmadığımız o uzak ülkelerin çeşmelerinden akıttım seni. Sonra da bilmem kaç bileşimli bir sabunla yıkadım ellerimi. El izlerinin, düş izlerinin olduğu yerlere kireç sökücüler döktüm, beyazlatıcılar, çamaşır suları damlattım. Nice temizlik malzemesini tükettim de akıp giden anların siyahlığını silemedim. Dağların beş parmaklı yuvasında yalnız bir zeytinde ne çok aradım izlerini. Tavşankulaklarına sordum, yanan ağaçların, umut kesilmiş yanıklarına yazdım adını. İsli bir geçmişin karanlık tünellerinden geçtim. Neonlarla süslü, ışıltılı ismini çıkarıp attım alçacıkların beyazından. Sana yağmurlardan çamur, sana buluttan dolu, sana bozuk bir düzenden boşluk, sana biten çocukluğumuzdan kurumuş beyaz bir zambak ayırdım. Seni kendi düş, bilinç ülkemin uzağına itmeden önce bilsen ne çok çocuk halinle gözgöze geldim. Gözleri yeşil-yeşil bakan kısa pantolonlu bir çocuk geldi rüyamdan peşime. Yalanın siyah renginden habersizce adımı söyleyip oturdu içime. Dizlerime yatırdım çocukluğumuzu. Bazen annesi, bazen ablası, bazen düşmanı oldum. O çocuğun harnıp kokan gülümsemesiyle yıkamak istedim seni. Ama -Tekin Gönenç’in dediği gibi- “olmadı işte”, uzaktaydın...
olmadı işte
yağamadın bir türlü
şöyle doyasıya
kendi bulutlarından
yanlış bir köşesine koymuşlardı seni
oyununa geldin yaşamın
*************

Kırdım diyorsun zincirlerini. Evet, köpek de çeker koparır zincirini, kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak.
Persius
*************
Blues & Regrets
Ne yapmak isterdin
Söyleyemezsin...
Çünkü yapamadın,
Çünkü yüreğin
Başkalarının elindeydi
İntihar ederken şarkın...
Zeki Ali
(taş uyur ruh gezer)
**************
Adam Olana Çok Bile
Ekmeğimi gözyaşıma bandım da yedim
Cahit Irgat
****************
Ben Ağzımda Dinamitle
Yüzleştir beni, yeni doğan gün´le,
gömleğimin düğmelerini çöz
ve savur!
Çünkü haber geldi: Kabul etti hayat beni!
Bir süre daha kalacağım dünyada
balıklarla ve ağaçlarla.
Ağaçlar ki, en güzel yüzümüzdür bizim.
İnsanlara
görmedikleri şeyleri göstermemin
hesabı sorulacak benden.
İşte dağlar! İşte, sabah´ın en çıplak saatinde
bir güvercinle kucaklaştığı sokak!
Keşke gün´ü en güzel gösteren çocukları
ihbar etmeseydim size.
Özkan Mert
***********************
Zamana Asılı Mektuplar:
Biz seninle salıncaklarda sallandık, kaydıraklardan kaydık. Resmi ilanlarla çağırdık adımızı da duyuramadık. Tuşlu imzalarla anlattık derdimizi de konuşamadık. Nice çocuğa ders olsun bu “uzak yakınlık”. Nice şiir aklını başına toplasın. Nice yazı ayağını denk alsın. Kendi gölgesini yorgan yapsın yolcular. Kuşlar uçsun, ağaçlar şıkırdım olsun, yollar uzasın, tıkansın.. Ve senin gibi çıkmaz bir sokak olsun isterse... Ya da ışıklar hep kırmızıda kalsın dilerse. “Dur” desin trafik polisleri ya da. Ne çıkar? Bir cümle çıktı kınından. Bir şiir çekti bıçağını belinden. Bir anlam fay hattı olup yarıldı içimde. Bir kasırga vurdu ismini yere...
Bedia Balses
*****************
Başucu Kitaplarından
Rüzgarda Ozan Türküsü 2
***
Şimdi ancak anımsarım rüzgar gibi geçeni
Geçip giden zamanda şarap kıvamında türkümü!
Yıllar yaşamımızdan ne parçalar koparmış;
Yazlar yenilenirken kumsallarda çürüdü barış.
Gençliğim taş ister, sağlam bir mezar taşı;
Bu bizim gök, bu ağır yaralı zeytinler göğü
Nasıl anımsar gençliğimi? Rüzgarda ozan türküsü
***
Fikret Demirağ (Rüzgarada Ozan Türküleri ya da Şiirin Uzun Yürüyüşü )
KKTC Turizm ve Kültür Bakanlığı Yayınları – 1986)
|