|
Oğluma masal okuduğum bir geceydi. Nasrettin Hoca'nın 'parayı veren düdüğü çalar' masalını ilgi ile dinliyordu. Çocukların hocalarından düdük istemesi ve Pazar dönüşü Hoca'nın "parayı veren düdüğü çalar" diyerek sadece parayı veren çocuğu sevindirmesi kısmını okuyunca, hayal kırıklığıyla masal kitabını elimden kaptığı gibi savurdu. "Bu masalı bir daha bana okuma ya da değiştirerek oku" dedi isyanla. Masalların çocuk dünyasının üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğunu bir kez daha anlamıştım. Bu olay masallar üzerinde uzun süre düşünmeme yol açtı...
"Masalları değiştirerek okumak/ kendi masalını yazmak"
Oğlum, kendi fikrine, dünyasına göre masalı değiştirmemi istedi. Paranın hüküm sürmediği, çocukların beklentilerinin boşa çıkmadığı bir dünya düzeni istiyordu aslında benden. Çocuk aklı hinliklere, taşı gediğe koymalara değil, bembeyaz, dosdoğru güzelliklere çalışıyordu. Burada kafamda bir pencere açıldı. Kendi masalımızı yazmak, kendi masalımıza inanmak... Oğlumun, -aslında çocuklarımızın- kendilerini anlatan, düş dünyalarını tahrip etmeyen masallara ihtiyacı vardı. O, parayı verenin düdüğü çalamayacağı bir dünya hayalini masallarla anlatabiliyordu. 5 yaşında bir çocuğun büyüklere vereceği çok ders vardı. Çocukların beklentisinin boşa çıktığı, paranın hüküm sürdüğü bir masalı reddediyordu. Yani bu coğrafyada büyüyen, Beşparmaklar'ın asiliğini taşıyan çocuk, kendi masallarımızı yazmamızı istiyordu bizden...
Masalları konuştuğum, masallara inanan, masallara soyunan, çocuk masallarını, bizim masallarımızı yazan sanatçı dostum Ayşen Dağlı ile uzun uzun tartıştık masal konusunu. Ondan, masalı eksik bir anne olarak kendi masallarımızı bekledim hep. Bugün ise, onun aracılığıyla tanıma fırsatı bulduğum Gönül Gökdemir'in masallar üzerine yaptığı doktora tezini okuyunca yeniden döndürdüm masallara yüzümü... Köy-köy gezerek, uzun uğraşlar, emekler sonucunda yaptığı araştırmada, kuşaklar arasındaki farklılıkları, masalların, insanların, kültür değişiminin üzerindeki etkisini gördüm. Günümüze geldikçe, masal okuyan anne babaların azaldığını, masalların değişime uğradığına şahit oldum. Müthiş bir emeğin ürünüydü "Kıbrıs Türk Kültüründe Masal Geleneği" isimli tezi...
Tezde "bir iletişim şekli olan masallar Kıbrıs Türk kültürü içerisinde yüzyıllarca toplumu bir araya getiren, kuşaklar arası kültürel değerleri aktaran, iletişimi sağlayan, birçok soruna çözüm bulan, anlatıcı, dinleyici arasında özel bir bağ oluşturan, kişileri eğlendiren, koruyan, uyutan birçok işleve sahiptir." diyor Gönül Gökdemir. Özellikle çocuk gelişiminde etkili olan, masallarla birlikte değişen alışkanlıkları, tüm ailelerin bir araya geldiği, sohbetlerin edildiği, el işlerin işlendiği, değişik yiyeceklerin yendiği, kapı önünde ya da oturma odasında buluşulan en güçlü bağ olarak vermektedir tezinde masalları. Bu tespitler basit görünse de, ne kadar düşündürücüdür aslında. Masallarımızla birlikte biten sohbetlerimizi, televizyonun esir ettiği yaşamlarımızı, yaratıcılıktan uzak yetiştirdiğimiz çocukları, masal cahilliğiyle 'Cd'lerden tanıdığımız kahramanları, aksiyonlu, dövüşlü filmlerin yarattığı şiddete dönük kişiliklere yaptığımız katkıları bir kez daha sorguladım.
Gönül Gökdemir'in tezi, masallara inanmayı, masallara sahip çıkmayı içime kazıya kazıya yeniden vurdu yüzüme. Nasrettin Hoca masallarını reddeden oğlum, masalların değişmesi gerektiğini, masalları önemsediğini ve beklediğini hatırlattı bana tüm çocuklar adına... Masallara inanıp, kendi masalını arayan, sahip çıkan insanlar kendine, çocuklarına, kimliğine, ülkesine de sahip çıkacaktır. Yazımı Gönül Gökdemir'in ön sunuşundan bir cümle ile bitirmek istiyorum:
"Eğer aileler ve eğitimciler, masalların özellikle çocuk gelişiminde ve toplum hayatındaki önemini yeterince anlayabilirse, bu geleneğin güçlenmesi ve devam ettirilmesi sağlanabilecektir..."
Umut
Umuttur her yeni güne gülümseterek başlatan beni,
Denizdeki ufuğun birleştiği noktadır
İçimdeki dalgaları durgunlaştıran
her yeni günü diğerlerinden ayıran,
İçimizdeki çoşkunun, heyecanın belirtisidir
Hayallerimle gerçeğin arasındaki kapı
İçimdeki çocuğu güçlü, olgun ve korkusuz yapandır
Bunun içindir ki her yeni günde
inatla gülümsüyorum,
yarınlarıma
Umutla..
Serkan Kırmızı
Duvarcı Baba
"Kim ki, baba otoritesine başkaldırır
ve yener; o bir kahramandır."
S. Freud
Bileğinden,
parmaklarından fışkıran duvar
açtı surat gibi yamacında suyun.
Sen yaşlısın, cevizler ihtiyar;
göçüyorsun buradan,
dönüyor havada
yüreğinden uçan kuşlar.
...................
O yorgun adam
bir ömür boyu
yüreğinde kendine yurt arayan
yatıyor şimdi
günün öteki geniş ucunda.
Şerif Erginbay
Gölge OyunuBir arı sürüsü
Bileğimi
Yakan
Çiy
Yalamış
Tarlayı
Saydam
Şatosundayım
Rüzgârın
Toz
Yüzümü
Yağmalıyor
Filizler,
Benzerliğin sakladığı
Gözenekler...
Boynuzu
Sümüklü böceğin
........aşk izleri
Ölüm-
Güçsüz olana!
II
Ertelenmiş bir söz
Yağmurun atmacası
Oyuyor toprağı
Kör bakış
Paslı kapı
Kapatıyorum kendimi
Umutsuz
Elim-
Başkasını iyileştiriyor!
Kadir Aydemir
Başucu Kitaplarından
Yedi gün yedi gece durmadan kar yağar. Buz gibi bir karanlık çöker köylerin, mezraların, insanların üzerine. Kurtlar iner dağlardan. Gece şiddet ve ölüm doğurmaya başlar. Dehşet ve cinnet boy verir dört bir yandan. Her şey, herkes susar, silahlar ve ölüm konuşmaya başlar. Koyu bir karanlığın ardından her sabah yeniden güneş doğar ama yine de kimse anlamaz bir başkasını. Düşlerin ve gerçeğin sınırları kaybolur. Sonra Zap kıpkızıl akmaya başlar. Cesetler taşar ırmaklardan. Düşsel balıkçıların ağlarını gerçek insan cesetleri doldurur. Zap için yakılan ağıtlar dağlar ve ırmaklar boyunca uzayıp gider.
Gece, cehennem gibi, yıkım, ölüm ve savaş doğurur. Gece. Durmadan gece. Reştari. Kapkaranlık. Dağları silah sesleri ele geçirir, mahşer yerini andıran bir kalabalık bir ölümden başka bir ölüme doğru yürüyüşe geçer, sınırların böldüğü bir coğrafyada insanların yürekleri de bölünür.
Fetit Edgü (Yaralı Zaman)
Zama Asılı Mektuplar
Adınla çağırdım seni. Yüzünde; içinden geçerek, yüzüm.. İp koptu! Kimbilir daha kaç kere kopacak. YAZI MI TURA MI? Uzaklara bakabiliyor musunuz? Mesela yürüyeni olmayan bir sokağa bakar gibi. Yüzünde uzadı yollar. Uzaklara bakabildim yüzünde. Vahi; "unutun" dedi, yaşanmış olana ortak olmak yasak. Ay sudaki aksini unutup gizlendi. Yüzü; her adımda, kendine dönerek başlangıcı olmayan yolculukların iç acıtan gel-gitleri oldu. İlkel bir ayin gibiydi yüzü. Dedim ki; neyin var? Dedi ki; kanatlı tahta kapılar, üzerlerindeki demir halkalarını vurarak birbirlerine, kapandılar. Törene; bir derviş selamıyla, şarap eşliğinde geldiler. Sözün faydası olmaz dedi başımı çevirdiğimde yokolmuşsa gökyüzü. Dedim ki; ellerin yok. Dedi ki; O'nun bedeninde unuttum ellerimi, bir kısrak kıvraklığında, ateşten çember gibi dönerdi ve ben duru sulara salmıştım sanki parmaklarımı. Dönerdik. Biz döndükçe parmaklarım kayboldu. Sonra da ellerim. Yalnızca ellerim mi? Benliğim. Ben. Kayboldum. Faydası olur muydu durmanın? Yüzü söyledi. Dedim ki; dinlemek istiyorum, haydi anlat bana öykünü. Güldü. Gülüşü çığlık oldu. Sonra uzun bir öksürükle karıştı çığlığı boşlukta. Yankılandı, azaldı ve yitti.
Sevda Turgut
|