|
Yolun hemen üzerindeki otel odasında, ne sireni üzerinde geçen ambulans, ne bildik melodili borusuyla ürküten polis otoları, ne son anda frene basmış gibi duran otobüslerin tiz sesi, ne biribirleriyle yarışan arabalar, ne de bir sarhoşun ritmini bozarak söylediği şarkılar! Hiçbirini ama hiçbirini duymuyorum bu kez.
Dışarıdaki dondurucu soğuğa rağmen yazlık pabuçlarıyla yolu karşıdan karşıya yavaş adımlarla geçen o kadını görmüyorum. Fark etmiyorum yanımızdaki kocaman parkta, ezberledikleri bir dansın figürlerini kusursuzca yapar gibi gökyüzünün bir yanından diğerine bir tüy hafifliğinde uçuşan bembeyaz kuşları. Soğuğun tüm ihtişamına rağmen çiçeklerle kuşatılmış telli duvaklı bir gelin gibi yolumu kesen ağaçlar, gözümün tüm kapılarını es geçiyor, çarpmıyor hiçbir penceresine gözlerimin, perdelerimi aralamıyor.
Nerede olduğumu unutturmakla görevlendirilmiş gibi karşımda dikilen bir bölgede, nerede olduğumu unutturacak kadar başkalaşmış sokakların arasında yürürken, konuştukları sözleri "Ok"le tamamlayıp, istemeden çarptıkları saatleri "Sorry" ile telafi eden, sonrasında da yanındaki arkadaşına hararetli hararetli anlattığı hikayeye "Türkçe" geri dönenleri duymuyorum.
Çok ince bir duvar örüyorum şehirle arama. Tüm sesleri geçiren ve ikimizi de birbirimizden haberdar eden bir duvar. Burada kaldığım sure zarfında, içimde değil ama çok yanımda bir şehrin nefes alıp verişini ısrarla duymak istiyorum, bir şehrin yaşantısını kalbimde, beynimde ve hücrelerimin her körfezinde yeniden anlamlandırmak ve tanımlamak istiyorum.
Uzak olmak için bazen fazla yakın olsak da bu şehirle, Londra'daki Kıbrıslıların buraya dair söylediklerini hatırlayıp alelacele ayaklarımı topluyorum ve yumuluyorum kendime. Kabuğunun içine giren bir salyangoz gibi, bir kaplumbağadan farksız, başımı gövdeme gömüyorum. Bir otobüsün camına yüzünü yapıştırıp, baktığından çok daha uzağını düşünen bir ihtiyar gibi, gençliğimin bir mahallesine demirliyorum. Kimsenin ve hiçbir şeyin giremeyeceği kadar uzağa taşıyorum kendimi. Toparlanıp, geldiğim gibi gidiyorum. İtaat ederek gelmenin kurallarına, gideceğini kabullenmiş, gidiyorum.
Yaşama ihtimali olmayan bir aşkı düşünürken, babasına yakalanan genç bir kız gibi kızarıp bozararak, neyin telaşını yaşadığını tam anlayamadan ürkek ve kaygılı koşarak odadan çıkıyor gibi kaçıyorum bu şehirle tam da sevişecekken. Kaçtığım anda tüm yaşadıklarım anıya dönüşürken, yıllar önce iktidarla çatışan, yaşam hakkını ve eşitliği bağıran, zor koşullarda mücadele eden bir solcu edasıyla, yakınlaşmaya teşebbüs etmiş olmanın ve belki de yıllardır geçilmemiş bir siniri delmiş olmanın gururunu da yaşayarak, kaçıyorum. Sevilememiş bu memlekete biraz yaklaşarak günün sonunda, kaçıyorum. Gelme arkamdan şehir diyorum, gelme!
***
Sinir alışkanlığımız var bizim belki de. Bunun adi ne bilmiyorum. Birleşemiyoruz işte. Yaşıyoruz ama birleşemeden. Birbirimize çok yakın ama birbirimizden uzakta. Düşününce çok garip, bir şehrin içinde yaşamak ve yaşadığın şehre kuş olmak..
Yıllarca burada yaşamış olmalarına rağmen, buradaki anılarını Kıbrıs'taki anılarıyla görüştürmüyor burada yaşayan çoğu Kıbrıslı. Sanki apar topar bırakıp gelmişler memleketlerini, yuvalarını, evlerini de, bir gün mutlaka her şey ayni anda ayni şekilde kaldığı yerden yeniden başlayacakmış gibi hissediyorlar. Her şey durduğu yerden yeniden sahne alacak. Bir sihirli değnek "duraksat" düğmesine dokunacak ve herkes o güne kadar süregelen düzeninde ödevini yapmaya devam edecek.
Londradaki hayatlarını asla "tanımadılar" buradaki Kıbrıslı Türkler, içlerindeki hiçbir yere bu şehrin bu ülkenin gelip konmasına izin vermediler diken üzerinde süren bu ömrün hiç bir dakikasında... Ne varsa kötü olan bu ülkeye yüklediler, güzel olan ne varsa Kıbrıs'a. Bu ülke onları koparan, bu ülke onları çalıp kaçandı sanki. Halbuki en masum memleketler değil midir sürgünlerde? En masum toprak, en masum gökyüzü, en masum bu hiçbir şeyden habersizce kucaklayan memleketler değil midir?
Birleştirebilseydik eğer, birleştirebilselerdi Kıbrıslılar, Kıbrıs'taki yaşamlarıyla Londra'daki hayatlarını. Daha cüretkar olabilselerdi kendilerini bırakırken buralara, asil memleketi hissedeceklerdi o zaman; bir insanın anılarının toplamına denk gelen o büyük mekanı... Yani asıl memleketi...
************************
ACI
Anlat diyorsun anlat diyor herkes
içini dök anlarız biz seni derler..
Nerden bilsinlerki içimde olanları
Zaten benim ACIM anlatılmaz ne kadarda
anlat deseler anlatmam anlatamam.
Anlatılacak birşey değilki kendime
bana ait olan birşey
Içimde yaşar o ACI içimde kalır
içimde yaşar, kendi başına savaşır
ve ne kadar kaybetse devam eder savaşmaya
Hep maskelerin arkasında saklanır benim ACIM
gülümserken akan gözyaşlarımı kimse görmez.
Içimde yer alan ACI haykırışlarım duyulmuyor artık
maskeler varken duyamazsın göremezsin birşey
Oysa herkes gülümsemi görür görmez ne kadar mutlu
sıcak bir kız. Hep gülüyor hep mutlu diyorlar
ne bilsinlerki içimde yaşadığım yangını ACI'yı
Artık dışarıya yansıtmıyorum istesemde yansıtamam ACIMI
çünkü benim yaşadığım ACI içimde yaşar herşeyden
ve herkesten uzak sessiz sedasız icimde yaşar......Benim ACIM
Ceylan Hassan-Londra
***********
Sevdiğimiz Şiir Gibi
Anlardı babam
Ne zaman düşünsem anlardı
Bakardı mevzilerde ergenleşmiş çocuktan bana
Ve yarıladıkça beni dayanamazdı
Uzatırdı gençliğini
Gençliğinin elleriyle yine silerdi ada"mın gözlerini
Sevdiğimiz bir şiir gibi söylerdik biz ağlamayı
Bulundukça kayıpların kemikleri daha yüksek
Güvercinler nağmelerimize konmadıkça daha hüzünlü
Kanadıkça sözlerimiz tellerden, daha acıklı söylerdik
Sevdiğimiz bir şiir gibi bilirdik biz ağlamayı
Beste Sakallı
|