|
Fena halde zıtlaşıyor kalemim bu hafta benimle. Kımıldatamıyorum. Bir naz bir naz, oynatamıyorum. Aynı şeyleri yazmaktan sıkılmış kendileri, aynı kelimelerin tenine değmekten bıkmış, yorulmuş aynı söylemleri yorumlamaktan. Bu ülkede başka bir şey olmuyor muymuş, bu ülkede başka bir şey bitmiyor muymuş. Dırdır da dırdır.
Dayanmış kağıdın kenarına, mümkün değil ne söylesem kaldıramıyorum, ne söylesem kandıramıyorum. Kağıtla fısır fısır bir şeyler konuşuyorlar aralarında. Kahkaha deseniz sesler dolusu! Kendilerinin keyfi yerinde tabi, yazıyı yetiştirmesi gereken benim ne de olsa. İkisinde de bir hava, inanamıyorum. Ciddi ciddi, ciddiye almamayı düşünüyorum, ama şöyle böyle değil. Bir koşu eski yazılarımı getiriyorum kitaplıktan, bir iki şiir söylüyorum, birlikte yazdıklarımızı seriyorum çalışma masamın önüne. 'Bak' diyorum, 'birlikte ne güzel işler çıkarmıştık. 'Birlikte ne düşleri yürürlüğe koymuştuk, bak'. Çevirip bakmıyor bile, kıvırıyor çok da keskin olmayan burnunu. Çıldırıyorum. Bu kalem ne zaman bu kadar geniş yürekli oldu diye merak ediyorum. Acaba kimin kalemiyle arkadaşlık etti de böylesine bozuldu. Ah başlıyorum endişelenmeye. Acaba ağzı da bozuldu mu, acaba yeni huylar da edindi mi? Ah birileri ben yokken bu kaleme bir şeyler mi teklif etti, nedir nedir? Yok yok değildir değildir. Daha neler. Off, daha az okumalı ve daha az film izlemeliyim, ya da bu ülkede daha az kalmalı belki...
Ne yapsam ne yapsam, odanın içinde dönüp duruyorum. Vakit geçiyor, gazetedeki arkadaşlar birazdan arayacaklar, bende daha tek bir çizgi yok. Delireceğim. Hep ben şımarttım zaten bu kalemi, ben yüz verdim diye başıma geliyor bunlar. İçindeki küçük kadıncıklara konuşan Elif Şafak gibi hissediyorum kendimi. Değirmene kılıç çekmiş zavallı bir Donkişot! Gölgesiyle kavga etmeye kalkan biri gibi...
Suyuna gitmeyi deniyorum. 'Hadi benim güzel kalemim, hayallerimin ayak sesi, hadi, kalk yazalım, sonra söz uzun uzun otururuz, hatta uyursun istersen, söz, bozmayacağım huzurunu' diyorum. Yok! Hiç oralı olmuyor kendileri.
Tamam diyorum, senin istediğin şeyleri yazalım. Kaşlarını çatıp, sert sayılacak bir ses tonuyla, kararlı karalı konuşmaya başlıyor benimle, pazarlığa başlıyor- memleketinin kaderinden huy kapmışçasına-. 'Barışı aklından çıkar' diyor, 'Barışı yazmam!', devam ediyor hararetle 'Mevsimlerden bahar da atladı, yaza geçti, Hiç keyfim yok aşk meşk de yazamam o yüzden, bekleme!' diyor. Tam ağzımı açıp bir şey diyeceğim, benden önce davranıyor; 'Sınır mınır da isteme benden, kuzeyi güneyi de katma içine! Öyle bir yazı yaz ki ada mada da geçmesin. Bu dünyadan çıkar beni bu hafta', ' Tamam ülken olabilir, yastığın, rüyan olabilir ama beni buralardan götür' diyor, 'bana başka şeyler de yazdır...' İlk başlardaki sinirli ifadesi yerini tanımlayamayacağım bir kedere bırakıyor. Yüzünden saklayamadığı bir hüzün kayıyor. Ben bile zor fark ediyorum.
'Ama' diyorum 'burada herkes bunları konuşuyor. Tamam Amerika'da ne oluyor biliyor, Irak'taki savaştan herkesin haberi var, Lost dizisinin yakışıklısının Türkiye'de olduğu bangır bangır televizyonlarda, 'barış gelini' Pippa öldürülmüş, Hillary Clinton Pennsylvania'da Obama'yı devirmiş, Hugo Chavez artan gıda fiyatlarının küresel çapta bir beslenme krizi yarattığını kaydetmiş, Sri Lanka'da çatışmalarda onlarca kişi ölmüş. Tamam, ama bizim dünyamız için yan haberler bunlar' diyorum. 'Varsa yoksa çözüm ve barışı konuşuyoruz, dönüp dolaşıp iki toplumu yazıyoruz. Çünkü her şey buna bağlanmış. Düzen, insanca yaşam, istihdam, denetlenen, dünya standartlarında bir hayat, sanat, her şey...Yazmazsak nasıl olacak? Nasıl bakacağız tarihin yüzüne? Şiir bize nasıl güvenip dizelerini emanet edecek? Gelecek nesiller hesap sormayacak mı? Bu memleket bizi günü geldiğinde utandırmayacak mı?' Haydi kalem, diyorum, kalk yazalım. Kalk yanalım, anarak Nazım Hikmeti bu yazıyı başlatalım, 'sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkar bu karanlıklar aydınlığa?'...Kalk uyandıralım!
**********
KOMİTELER VE SANATÇILAR
Bu ülkenin sanatçıları da yer almalıydı komitelerde, bu ülkenin hayal mimarları, bu ülkenin düş meraklıları, sevgiye ve sevdaya dair, hayata ve kavgaya dair hep söyleyecekleri olanları... Tüm sınırları ihlal ederek, o özlenen memleketi yazmalı, çizmeli, yoğurmalıydılar! Akıllara gelmeyen öneriler getirmeliydiler, belki akıllara zarar, kalbe yarar öneriler... Orada oturan herkese rüya gibi gelecek öneriler sunmalıydılar. Bürokrasinin ve politikanın millerce uzağında, yeni bir hayatı fotoğraflamalıydılar. Sanatçılar engin hayalleriyle, çocuklar; bu ülkenin öncesini hiç yaşamamış gözleriyle yer almalıydı komitelerde. Hayallerin ve umutların kurtları mutlaka orada olmalıydı...
*************
GÖZLERİNDEN YAĞMUR ALACAĞIM VAR
Gebe bir gökyüzü gibi mağrur ve dalgalı bakan gözlerinden
Yağmur alacağım var sevgili
Nisanmış aylardan mayısmış
Yapış yapış bir haziran
Vıcık vıcık bir temmuzmuş, umursama
Bir akşamüstü getir gözlerini
Dilimin ucuna bırak
Sokaklarıma, yollarıma, dört duvarlık yurduma
Şu zehir zıkkım yazım'a
Şu benden habersiz yazılmış alın yazıma
Şu ter içinde bırakan yaz'ıma
Bir akşamüstü getir gözlerini, bırak
Adımı sorsunlar gözlerinin adını vereyim
Yerimi sorsunlar gözlerinin adresini söyleyeyim
Kendim neredeymiş bilemeyim
Karşımda topallayan bu dilimle
Durup durup gözlerinden öpeyim
Beste SAKALLI
*********
1.ULUSLARARASI KISA FİLM FESTİVALİ
Bir türlü kaset ve CD'yi sevememiş ben, arabada radyonun kanallarıyla oynarken, heyecanla spikere açıklama yapan bir gencin sesine takılıyorum. Genelde alıştığımız gibi, heyecan ve öfke karmaşası içerisinde konuşmuyor mikrofona. Heyecan ve mutluluk, gurur var açıklamasında. Adını yetişemiyorum, arada da söylemiyor spiker. O yüzden sadece söylediklerini duyuyorum. Uluslararası Kısa Film Festivali olduğunu öğreniyorum konuşmalardan. Sonra yolda bir iki yerde afişlerine rastlıyorum festivalin... Elime kitapçığı geçiyor ardından da.
Kıbrıs'tan ön elemeyi gerçekleştiren jüri: Mehmet Ulubatlı, Elvan Levent, Skip Norman, Spyros Plati, ve Yeliz Şükrü. Festivale 39 ülkeden 301 film başvurmuş. Bence en ilginçleri Hollanda'dan gelen 'Denizden Gelen Şiirler.'Yani şiirleri temel alan ve şiirleri çıkış noktası yapan filmler olması açısından bence gayet yaratıcı. Bir de sanki deniz kıyısının ve denizin ağırlıkta rol alacağı manzaralar var gibi.
***
Kısa film aslında uzun metrajlı filmden sadece zaman açısından ayrılmıyor. Ayrıldığı birçok nokta var. Öncelikle zamanı kısıtlı olduğu için, yönetmen o kısa zamanda sade, vurgulu, etkili ve estetik bir şekilde demek zorunda diyeceklerini. Yani bir hikayeden çok, şiire çekmiş bir yapısı var kısa filmin de. Uzun metrajlı filmlere kıyasla daha az maddi kaynak gerektirdiğinden, her yaştan her kesimden insan; yaşlı, genç, bu alanda eser vermesini kamçılıyor. Bu da karşımıza yaratıcı, görsel ve konusal olarak zengin ve yoğun bir iş çıkmasını doğuruyor.
Bu konuyla ilgili araştırma yaparken, Ankara üniversitesinden Zerin Efe'nin güzel bir yazısı geçti elime. Yazısının sonunu Amerikalı yönetmen Flaherty'nin çok anlamlı bir sözüyle bitiriyor, "Gerçek büyük filmler ileride gelecek büyük şirketlerin değil, amatörlerin, tutkulu, ticari amaçları olmayan kişilerin yapıtları olacaktır. Ve bu filmler sanat ve gerçekle yapılacaktır." Sanatı ve gerçeği buluşturan bu kareleri kaçırmamakta fayda var galiba. İkisini bir arada bulmanın böylesi zorlaştığı bugünlerde. İçten, tutkulu ve gerçek hayatı yakından izlemek adına...
|