|
Şu sıralar 11 Eylül komplo teorileri üzerine bir araştırma yaptığım için Amerika'nın kendisiyle nasıl yüzleştiği konusuyla ilgili yorumlar yapmaktan ve bunları sizlerle paylaşmaktan başka bir şey gelmiyor aklıma. Bu haftaki hareket noktamız, "özeleştirisini kendi içinde bu kadar iyi üreten bir ülkenin sırtı yere gelmez" dedirten çok önemli ve değerli bir film. 2005 yılında yapılmış, Amerikan yapımı, başarılı siyasi-gerilim Syriana.
Filmin ismi Pax Syriana'dan, yani Suriye Barışı'ndan geliyor. Yanılmıyorsam, on yıldan fazla bir süredir Suriye hegemonyası altında bulunan Lübnan'da iç savaşın sona ermesi üzerine çatışmaların dinmesine bu ad veriliyordu. Fakat senarist-yönetmen Stephen Gaghan daha genel bir manaya işaret ediyor. Ona göre Syriana insanoğlunun coğrafyayı kendi ihtiyaçları uğruna yeniden şekillendirme umudunu tanımlayan muhteşem bir kelime. Sonuç itibariyle, filmin yüzleşmek istediği mesele apaçık ortada: Büyük Orta Doğu projesi. Hani şu Bush yönetimi tarafından gündeme getirilen ve bölgeye yeni bir siyasi ahenk getireceği ümit edilen jeopolitik terim.
Syriana'da George Clooney'in hünerle canlandırdığı bir karakter var. Orta Doğu'da görevli bir CIA ajanı Bob Barnes. Filmin bir sahnesinde, üst düzey CIA yetkilisi bir kadın, mülakat görünümü verilmiş fakat esasen hesap sorma amacı güden bir toplantıda Bob'a çıkışır, raporunu okumakta olan Bob'un sözünü keser ve şöyle der:
"...Öğrenmek istediğim, eğer İran'a enerji üzerinden ambargo koymaya devam edersek, yakın bir zamanda hoş, laik, Batı yanlısı, ticaret yanlısı bir hükümet elde edecek miyiz?"
Bob'un verdiği cevap bence senaryonun en anlamlı ve en açıklayıcı satırıdır:
"Mümkün... Karmaşık..."
Aniden, onca yıllık deneyiminin benliğine gömdüğü acılardan birşey koparırcasına verdiği yanıt üzerine Bob işin "karmaşıklığını" açmaya çalışır, örnekler verir:
O yüzünü Batı'ya dönmesini arzu ettiğiniz ülkede "gençlerin yürüyüş yapmasına izin veriyorlar, hemen ertesi gün 50 gazete kapatıyorlar... Otuz yıldır İran'a ambargo koymaktayız, ve giriştikleri on yıllık savaşta iki kere işgal ettiğimiz komşularına arka çıktık, şimdi de ağır bir işgal gücüyle pamuk ipliğine bağlıyız, bu yüzden size haberlerim var. Şu sıralar, Thomas Jefferson oralarda pek de popüler değil."
"Mümkün... Karmaşık..." gibi basit, kısa, ve net bir yanıtın beni niye tokatladığını, derinden etkilediğini bu yanıtın buralarda, yani Orta Doğu ve çevresinde, nasıl da birçok soruya rahatlıkla verilebilecek "o yanıt" olduğunu farkedince kavradım. Kendi kendime, alakalı olduğum konulara dair sorular sorduğumda tablo şöyle:
Türkiye AB'ye girer mi? Mümkün... Karmaşık... Kıbrıs birleşir mi? Mümkün... Karmaşık... Türkiye ABD'yi kızdırır mı? Mümkün... Karmaşık... KKTC tanınır mı? Mümkün... Karmaşık... Tüm bu gelişmeler, olasılıklar Batı yanlısı bir çizgide ilerler mi? Mümkün... Karmaşık...
Karmaşıklığın getirdiği öyle bir serbesti var ki, insanın her türlü siyasi tavrı takınması mümkün oluyor, kılınıyor. Ve, paradoksal bir şekilde, tam da bu mümkünat, bu serbesti insanı aktif olmaktan, tavır sergilemekten alıkoyuyor. Ben KKTC'nin tanınması için mücadele edebilir miyim, tanınmamış KKTC'nin ABD'yi tanımaması için insiyatif başlatabilir miyim? Mümkün, ama o kadar basit değil... Karmaşık... Böyle bir insiyatif başlatabilmem için "Kim Rüzgara Karşı İşemek İster?" isimli yarışmaya katılmam gerekebilir. (Fikir için bakınız: Kuzey Kıbrıs sevdalısı Amerikan yazar Anthony Weller'in "The Siege of Salt Cove" adlı muhteşem romanında sıradan bir Amerikan köyü, sırf bir ahşap köprü için, federal ABD hükümetine karşı bağımsızlığını nasıl da ilan edebiliyormuş).
İnsiyatifi kime karşı başlattığınız da önemli. Şimdiki gibi köktendinci bir ABD yönetimi bu tür bir muhalefeti fazlasıyla hakeder. "Küreyi ısıtıyorsun kardeşim" dediğinizde, "Isınsın, ısınsın... Tanrı yanıbaşımda, ve İsa'nın dönüşü için kutsal metinde yer alan kıyamet gününün gelmesi ve bu dünyanın yok olması gerekiyor" diyebilme potansiyeline sahip bir liderin yönetimidir bu. O ve onun gibi takunyacılar için maalesef her şey mümkün ve hiçbir şey karmaşık değil. Çünkü o ve onun gibiler tartışılmaz bir gerçeğin güvencesiyle siyaseten mümkün olanı tek bir kalıba sığdırmakla kalmayıp, geçen haftanın yazısına konu olan Walter A. Davis'in dediği gibi, "her türlü karmaşıklıktan nefret ediyorlar ve bu nefreti tüm dünyaya empoze ediyorlar".
Kaldı ki o ve onun gibiler yalnızca sinsi bir Amerikan klikini oluşturmuyorlar. Geliniz, kendi hayatlarımızda "karmaşık olmadığından emin olduğumuz" meseleleri düşünmeye başlayalım ve içimizdeki Bush'u, içimizdeki "şer"i, içimizdeki suçluyu keşfedelim. Keşfedelim de çetrefil olana çetrefil diyebilmenin önemini tartışalım. Lafla peynir gemisi yürütemediğimiz, çetrefil düşünceyi bilinçli eyleme dönüştürmemiz gerektiği anda da Karpaz'ı parselleyecek dozerlerin karşısında hep beraber, kol kola canlı kalkan oluştururuz, ne dersiniz? Hemen "evet" demeyiniz.
Yukarıda parantez içinde ismini zikrettiğim sevgili Anthony, "tanınma"ya dair bir diyaloğumuz esnasında bana "belki de çok fazla tanınmasanız daha iyi olacak" demişti. Belki de... Sonra da eklemişti: "Eski ABD başkanlarından Lyndon Johnson, hazzetmediği J. Edgar Hoover'i niye FBI'ın başında tuttuğu sorusuna cevaben "O namussuzun benim çadırımın dışında durup üzerime işemesi yerine, çadırımın içinden dışarıya işemesini tercih ederim" demesi gibi..." Acaba KKTC, offshore şirketlere davetkar bir "az gelişmiş ama doğal güzelliğinden ödün vermeyen" vergi cenneti ülke olarak, parasını aklayıp başka ekonomik denizlere yelken açmak isteyen kalkınmacılarla mı iflah olur? Yoksa KKTC toprağını, bizim ufacık çadırımızın dışından sulamaya niyetlenen kalkınmacılarla mı?
Hem böyle bir ayrım yapmak hem de bu soruya kesin bir yanıt vermek açık görüşlü bir "siyasal ekonomi" anlayışı gerektirir. Fakat sorunun kendisi çok değerli. Acaba fazla tanınmasak, kalkınmasak mı? Yoksa "kalkınma" dediğimiz şeyin olumsuz yönlerinden kaçınmamız, geçtiğimiz yıl Karpaz'da çektiğim fotoğraftaki koyunların kızgın güneşten korunmak için yıkık dökük bir inşaatın kısa gölgesine sığınmaya çalışmaları kadar mı mümkün ve abes? Bilmiyorum...
Ama Karpaz'da yazın göbeğinde, ahşap bir odada geceyarısı sönen jeneratörden ötürü elektriksiz kalmayı, gündüz vakti kaynayan, gece vakti buz kesilen suyla yıkanabilmek için tatlı bir akşamüstü saatinin suyu ne zaman ılıştırabileceğini kestirmeye çalışmayı, ahşap odanın aşağısındaki o kumsalı ve berrak deniz dibini iki, bilemediniz dört kişiyle paylaşmayı ve gözümü adanın ucuna çevirdiğimde yalnızca denize uzanan iki kaya parçası ve bir ufuk çizgisi görmeyi (son baktığımda iki büyük bayrağın tekdüze manzarası da vardı) senede bir kez olsun seviyorum. Orada yaşayan ve tesisi işleten arkadaşın bu terkedilmişliği ve acizliği sevmediğini biliyorum.
O koyunlar güneşte kavrulmasalar bile mezbahanın yolunu tutacaklar, biliyorum. Bazıları çadırımızın dışına işeseler bile, başkaları da bu adanın içine edecekler, biliyorum. Ben ise senede bir, "az gelişmiş", "küresel ısınmaya karşı vurdumduymaz" bir Karpaz keyfi yapabildiğim müddetçe bencil bir mutluluk yaşayacağım, biliyorum. Toplumsal mutluluk? İnsanoğlunun coğrafyayı kendi ihtiyaçları uğruna şekillendirme umudu? Pax Karpasia? Mümkün... Karmaşık... Sanmıyorum, bilmiyorum.
|