|
Bugün 19 Mayıs...
Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı...
Bizde törenlerin akıbeti belli değil.
Öğretmenler grevde... Bakanlık törenlerin yapılacağını duyurdu...
Ya bu konuları enine boyuna, kırmak gerekenleri kırarak ele alacağım ya da topu taca atıp başka konuyla sizleri buluşturuyorum
Bugün 19 Mayıs...
Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı...
Bizde törenlerin akıbeti belli değil.
Öğretmenler grevde... Bakanlık törenlerin yapılacağını duyurdu...
Ya bu konuları enine boyuna, kırmak gerekenleri kırarak ele alacağım ya da topu taca atıp başka konuyla sizleri buluşturacağım.
İkincisini tercih ediyorum.
* * *
Rum ebe Thodora'nın ellerinde dünyaya geldiğim K. Kaymaklı'daki kerpiçten evimiz şimdi yerinde yok. Ama ben o evimizi çok severim.
Hiç konforu yoktu. Altından yanma hamamında şimdi evlerimizdeki banyonun lüksü olmasa da benim için özlenen o.
Doyasıya yaşama keyfi olmadan göç ettiğimiz köyüm şimdi Lefkoşa'nın bir mahallesi. Benim çocukluk günlerimin geçtiği bölümü 1974 sonrası Türk sınırları içinde kaldı, ancak askeri bölge olduğu için anılarımıza dokunmak şöyle bir uzanmalık uzaklıkta değil.
Her bu konu açıldığında hazmedemediğim bir yıkımı da anımsatırım... 1963'te Rumlar evlerimizi yaktı. Zaman da yıprattı. Ama yıllara meydan okuyarak ayakta kaldılar... Ansızın birileri karar verdi evlerimizi yerle bir etti. Artık oraya gidip yıkıntılar arasından burası sündürme, burası yatak odamız filan diyemiyoruz. Bırakın evlerin durumunu her şey yerle bir edildiği için evin yerini bile bulmak için tapu memuruna gereksinim var... Bu yıkımı her kim yaptırdıysa bizlere en büyük saygısızlığı yaptı kısacası.
Ama ben köyümü anılarımda yaşattıklarımla çok seviyorum. Yerinde olmayan her şeyi anılarımda yaşatıyorum.
* * *
Kaymaklı'nın parçası olduğu Lefkoşa'yı da seviyorum kuşkusuz. İlk bayram yerleriyle tanıdığım. Sonra ortaokula gittiğim ve çocukluktan gençliğe geçerken mücahit olduğum Lefkoşa'yı bugün dünden fazla seviyorum, yarın bugünden fazla seveceğim.
Kıbrıs'ı seviyorum. Güzel yüzünü bugüne kadar bizden gizleyip hep acı ve gözyaşını bizlerle tanıştırsa bile.
Akdeniz'in küçük acılı bir adasında yaşamama karşılık kendimi dünya insanı gibi hissetmeye özen gösterdim. Dünyayı sevdim. Gerek duyulmadıkça ismimi dinimi, dilimi, milletimi öne çıkarma ihtiyacı duymadım. Bir başkası öne çıkardığı zaman kendimle ilgili olanı anımsatmaktan da rahatsız olmam. O kadar.
* * *
1951 yılının sonlarında dünyaya gelip kendimi bildikten sonra önce günler, sonra haftalar, aylar ve de yıllar çok uzak yarınlar gibiydi.
Gözümüzü açıp kapayana kadar 1958'leri çocuk belleğimize EOKA günleri olarak yazdık.
Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıma fırsatımız olmadı. Cumhuriyet çocukluğumuz üç yıl ya sürdü ya sürmedi.
Göçmen günler.
1974'te ters dönen tekerlek bu kez Rumların canını yaktı.
Hiç farkına varmadan yirminci yüzyılın yarısını yaşamışım. Benden büyük olanlar fazlasını, benden yaşça küçük olanlar daha azını yaşamış. Şimdi hepimiz yeni yüzyılı da yaşıyoruz.
Yirmi birinci yüzyıla ya da yeni binyıla ulaşmak henüz çocukken ulaşılmaz gibiydi. 1999'un 31 Aralık gece yarısı1999'u uğurlayıp 2000'i karşıladık.
Farklı bir heyecandı. Çok farklı beklentilerle yeni binyılı karşıladık. Geride kalan sekiz yıl bizi ne derece mutlu etti? Sanırım yanıtımız çok olumlu değil. Barış özlemlerine rağmen savaşlar bir yerlerden besleniyor, biz savaşı yaşamasak da bir yerlerde yaşanıyor...
Güçlü olan güçsüzü eziyor. İpi elinden kaçıran ülkeler kurtulmaya çalıştıkça batıyor... Ve bu fırtına içinde iki yüzyılı yaşayanlardan safını doğru tutup koruyabilenlerin sayısı her geçen gün azalıyor...
Bu noktada Nazım Hikmet'in şu mısraları aklıma geldi:
"Uyumak şimdi, uyanmak yüzyıl sonra, sevgilim...
Hayır, kendi asrım beni korkutmuyor, ben kaçak değilim.
Asrım sefil, asrım yüz kızartıcı, asrım cesur, büyük ve kahraman.
Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum.
Bana yeter yirminci asırda olduğum safta olmak,
Bizim tarafta olmak dövüşmek yeni bir alem için..."
Günün sözü:
Yaşadıklarımız bizim, yaşanacak olanlar geleceğindir
|