|
Akşamın ilk saatlerinde batıdan esen rüzgarları arkasına alır, öylece otururdu bir tahta masanın önünde...
Ne düşündüğünü hiç anlayamazdık...
Zaten anlamak için de pek hevesli değildik galiba...
Hep siyah giyerdi, siyahın moda olmadığı günlerde, yazda ve kışta da hep siyah...
Bu gizem rengi onun sırtında bir sıkıntı gibi dururdu...
Sulanan avludaki toprak kokusunu duyup duymadığından da kuşkuluydum ben...
Hep bir çekingenlik duyardım...
O böyle kederli ağır havada otururken, hemen yanı başında iki çocuk oyunlar oynar, şakalaşır dururdu...
İkisi de sarı saçlı ve yüzleri çille dolu iki kardeşti bu çocuklar...
Ve o siyahlı kadın da o çocukların anaları...
Babalarını ise hiç görmedim....
***
Kadını hüzünlendiren şeyin o adamın eksikliği olduğunu yıllar sonra çözecektim...
Bu gülmeyen yüzün hiç güldüğünü gören var mıydı, onu da bilemeyeceğim...
Sayıları küçümsenmeyecek orandaki şehit eşlerinden biriydi...
Kendine reva görülen ev ise, eski bir kerpiç evdi...
Kurada şansına o ev çıkmıştı...
Ne tuhaftır ki, şimdi bu insanların haklarını arayanlar, o zaman da vardı...
Anma günlerinde heyecanları doruğa çıkıyordu......
O siyahlı kadın bu etkinliklere de katılmazdı...
Her akşam üzeri, o avluda, o değişmeyen masanın önünde, hep aynı dekorun önünde ve hep aynı vakur havasıyla otururdu...
***
Aradan yıllar geçti....
Mevsimler ufukta cümbüşlü bir kervan gibi akıp gitti...
Onun bulunduğu köyden ayrılmıştım...
Uzun süre, onu merak edip durdum...
Bir gün bir tanıdığa sordum, "hep aynı" dedi...
Bir müddet sonra ise, bu ısmarlama yaşamı bırakıp gittiğini öğrenecektim...
Galiba en iyisini yaptı diye de düşündüm...
Zaten yaşamıyordu ki...
|