|
Şimdilerde, referandumun red cephesi, herhalde yeni müzakere sürecini ve olası çözümü baltalamak amacıyla olsa gerek, "referandumda EVET diyerek yanlış yaptık, Rumlarla anlaşmak için çok fazla taviz vermek zorundayız, vereceğiz" argümanı ile topluma korku salmaya çalışıyor.
Referandum konjonktüründe ve koşullarında EVET dememizin rasyonalitesini (TC ve bizim için) bir tarafa bırakacak olursak; aslında, ilk bakışta bugüne kadar hiç bir öngörüleri tutmayan korku tacirlerinin ortaya koymaya çalıştığı senaryo tutarlı gibi algılanabilir.
Peki, acaba "madem biz EVET, onlar HAYIR dedi, o vakit anlaşmak için EVET diyen taraf daha çok taviz verecektir, vermelidir" argümanı gerçekçi mi?
Elbette, anlaşmak için al - ver sürecinde karşılığını alarak, tavizler de vereceğiz. Ama, Rumları tatmin etmek için hayati derecede önemli haklarımızı ve hassasiyetlerimizi Annan Planı'ndan çok daha gerilere mi götüreceğiz veya götürmek zorunda mıyız?
Kıbrıs sorunundaki hassassiyetlerinize göre cevabınız değişebilir ama kazın ayağı öyle sanıldığı gibi de değildir. Bu işin oyun teorisi, o kadar da aleyhimize değildir,hatta farkındalığımızla alakalı olmak kaydı ile dozajında kullanabilirsek, lehimizedir bile.
...Konuyu derinleştirerek, meramımızı izah edelim...Bana göre, yeni müzakere sürecinin "oyun teorisi ve hakemlik konusu", olası anlaşmanın balansları açısından sihirli nüanslardır.
Ama önce, hali hazırda elimizde veri olan "Hristofyas ve Kasulides'in toplamda % 65 civarı oy aldığı ilk tur seçimlerinin nedenlerini bir kez daha ortaya koyalım". Yani, ne oldu da Rumlar karar değiştirdi ve Papadopulos'u postaladılar. Rumların bu yönde karar vermelerinin motivasyonları neydi? En azından bir kez daha hatırlatalım...
Objektif bir analizle, Rumların tavır ve pozisyon değiştirmelerine neden olan motivasyonlar demetini sanırım kabaca aşağıdaki gibi izah edebiliriz;
1- Kıbrıslı Türklerin ve TC'nin referandum sonrası Kıbrıs sorununda güttükleri uluslararası meşru siyaset, Rumları siyaseten izole etmeye başladı,
2- Referandum sonrası Kuzey'in ekonomik olarak gelişmesi ve büyümesi,
3- Rumlara göre Kuzey'de işgalin kalıcılaşma (nüfus, toprak, asker...vb) tehlikesinin artması ve gelecekteki bir çözümde bu konularla ilgili kendilerince kabul edilebilir anlaşma ihtimalinin her geçen gün azalması.
4- Maraş dinamiği(ki henüz kullanılmadı). Bu konu Rumlar açısından patlamaya hazır bomba gibiydi. Tek eksiğimiz siyasi cesaretti.
5- Kıbrıs Cumhuriyetindeki toplumsal haklarla ilgili başlayan çok yönlü hukuk mücadelesi(örneğin 77'ler hareketi)nin yaratacağı olası anomaliler,
6- İzolasyonların kaldırılması çabasının yarattığı korkular,
7- Taşınmaz Mal Komisyonu(mülkiyet konusu)'nun ellerindeki en büyük kozu alması ve parayı bastırdığımız takdirde Kuzey'deki malları Türkleştirebileceğimiz korkusu.
8- Kosova'nın emsal olma korkusu,
9- 2009 başında yasallaşacak ve 2014'de yürürlüğe girecek olan Lizbon Anlaşması'nın, Kıbrıs sorununda Rumlar açısından yaratacağı olası tehlikeler.
Elbette, nedenleri çoğaltabiliriz ama özetle, Rumların pozisyon değiştirmesine neden olan temel motivasyon "bölünme korkusu ve bu durumun meşrulaşmasıdır".
Şimdi gelelim,yeni müzakere sürecinin oyun teorisine....
Tarafların bilinen ve öngörülen pozisyonlarına, çıkarlarına istinaden, karşılıklı pozisyon almalarına ve hamle yapmalarına dayalı oyun teorisine göre; yukarıdaki veri koşullar ışığında, Rumların varılacak bir anlaşmaya(veya dikte edilecek) referandumda ikinci kez hayır demesi pek mümkün görünmüyor. En azından sorunun oyun teorisi buna izin vermiyor.
Bundan sonra uluslararası toplum açısından, iki taraftan hayır(asla bizim tarafın hayır demesini tavsiye etmem) çıkması, Rumların tek başına Hayır demesinden daha meşrudur.
Yani, sorun artık biz ikinci kez EVET dedikten sonra Rumların OHİ'sini asla kaldırmaz, o vakit büyük ihtimalle Rumların en büyük korkusu olan bölünme ve meşrulaşma başlarına gelir..
Demek ki, referandumda "EVET" diyerek, bundan sonra aslında Rumların "EVET" demesi için anlaşmada çok fazla taviz vereceğiz gibi korku salmanın ve yaygara yapmanın, alsında hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur.
Bilakis, haberiniz olsun, "bizim taviz limitimiz, aslında Rumların ikinci kez hayır deme lüksü olmadığını bilmemizden gelir". Yani, birinci evet, aslında bize ikinci referandumda ve müzakerelerde konfor sağlıyor.
Gelelim, bahse konu oyun teorisine yardımcı olan hakemlik konusuna. Aslında, bizim için süreçte takvim belirlendikten sonra hakemin gözlemci nitelikte(raporcu)olması, boşlukları veya anlaşmazlıkları doldurmaması lehimizedir.
Unutmayın ki, karşı taraf anlaşmayı kendi halkını ikna etmek için iki tarafın anlaşmasına dayalı Kıbrıslı çözüm pazarlaması üzerine kurdu. Uluslararası toplumun ve TC'nin büyük katkıları ile Annan Planı ile geldiğimizi son zeminden sonra, taktik olarak hakemin olmaması lehimizedir.
Çünkü, karşılıkı anlaşma demek, al-ver demektir. Bu arada, ister istemez, tarafların neyi verip-neyi aldığını anlatması, referans göstermesi, Annan Planı'nı kendiliğinden zemin yapacaktır zaten.
Yani, karşılıklı anlaşma demek, iki tarafın gönüllü-gönülsüz rızası demektir. Halbuki, Annan Planı sürecindeki gibi BM direkt müdahil hakem olsaydı, çözümün balans ayarı belki uluslararası toplumun baskıları ile aleyhimize dönebilirdi.Y eni süreçte, tıkanıklıklarda yine BM'nin benzer bir rol oynayacağı kesin ama önceki gibi ortaya bir plan koyarak değil.
Sontahlilde, mevcut veriler ışığında müzakerelerin oyun teorisi ve hakemlik konusu,bizim açımızdan önemli bir konfordur, hatta yönetebilirsek-kullanabilirsek lehimizedir.
|