|
Dünyayı, Allah'ın isimlerinin tecelli yeri, ahretin tarlası, ebedi hayatın imtihan meydanı olarak gören insan, büyük bir saadet vesilesini yakalamış demektir.
İnsanda üç tip hayat bir arada ve iç içe bulunuyor. Bitki hayatı, hayvan hayatı ve insan hayatı.
Toprağa atılan bir çekirdek gibi ana rahmine atılmamızda, rahim duvarına yapışarak bir çekirdek gibi açılmaya, büyümeye, yayılmaya başlamamızda ve nihayet dokuz aylık dönem sonunda yer yüzüne çıkacak hale gelmemizde "bitkilere" benzer bir hayat sergiliyoruz.
Yeme, içme, çoğalma, yürüme, görme, işitme uyuma ve uyanma yönümüzle de "hayvanlarla" müşterekliğimiz var.
Akıl ve onun fonksiyonu olan düşünme ile "insanlık" yönümüz devreye giriyor. Dünü düşünüyoruz, kendimizi ve hizmetimize verilen mahlukatı düşünüyoruz. İstikbal için plânlar yapıyor, bunların icrası için birbirimizle yardımlaşıyoruz.
İnsanlık, gerçekten, çok değerli bir sermaye. Bunun doğru kullanılmasıyla büyük kârlar elde edildiği gibi yanlış istimaliyle de büyük yanlışlıklar, haksızlıklar, zulümler ortaya çıkıyor. Ve bu üstün yaratılışlı insan, o muzzam sermayeyi şahsi menfaatinde, insanlara haksızlık etmede, beşeri yanlış yollara sürüklemede kullanarak hayvandan çok daha aşağı bir dereceye düşebiliyor. Nefis, havaniyet ve cismaniyet dairelerinden çıkmak istemez. Onun en ileri haz ve sürur kaynağı cismani ve hayvani lezzetlerdir. Halbuki gerçek saadete ancak bunları aşmakla, kalbin ve ruhun zevklerini ön plana almakla erişilebilir. Bu noktaya ulaşan insan, dünya lezzetlerinden de yeterince faydalanır.
Sadece bir şart ile: Helâl dairesinde kalacaktır.
Kalbi günah ve isyanlarla yaralanan ve aklı dünya ile tatmin olmadığından sürekli azap çeken bir insanın sadece nefsini güldürmesi ve eğlendirmesi onun saadeti için kâfi değildir.
"... Acaba yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mes'ut denilebilir mi? - Lem'alar.
Alaadin Başar (Zafer)
|