BİRİNCİ BÖLÜMÜN ÖZETİ
Yıl 1948...
Günümüzden tam 60 yıl öncesi...
Lefkoşa'nın Yenicami mahallesinde bir evde annesi Aliye Hanım'la birlikte yaşayan 12 yaşındaki kız çocuğu Kadriye, kendisine delice aşık olan 35 yaşındaki Rifat'la, o zamanın 100 Kıbrıs Lirası başlık parası ve bazı takılar karşılığında evlendiriliyor... Lefkoşa'da ve Rifat'ın köyü Lapta'da sekiz gün sekiz gece düğün yapıyorlar. Aralarındaki büyük yaş farkına karşın çift çok mutlu. Rifat, çocuğu yaşındaki eşini çok seviyor, bir dediğini ikiletmiyor...
Yazdı, daha yeni evlenmişlerdi. Kadriye bir akşam sinemaya gitmelerini istiyor. Rifat, "olur canım, gideriz" diyor ve kol kola Çağlayan'daki yazlık Kristal Sineması'nın yolunu tutuyorlar. Yeni bir Türk filmi gösteriliyordu; "Dertli Irmak." El ele tutuşarak oturup filmi izliyorlar ve film bitince yine kol kola evlerine dönüyorlar.
Sinemada film gösterilirken ve perde aralarında, bir çift gözün sürekli olarak üzerlerinde olduğunu nerden bileceklerdi. Genç bir erkek, Rifat'ın yanında kızkardeşi ya da çocuğuymuş gibi oturan Kadriye'yi görüyor ve yıldırım aşkına tutuluyor. Ertesi gün de sabah sabah kalkıp Rifat'ın Bandabuliya'da neraneciye ürünleri sattığı dükkanında alıyor soluğu...
Rifat "Buyrun ne verelim" diye sorunca genç aşık, Allah'ın emri peygamberimizin kavliyle "hemşiresini"ni istiyor... "Dün akşam sinemada gördüm onu; yanınızda oturuyordu. Maşallah çok güzel bir kız, çok beğendim." diyor Rifat'a...
***
Herhalde birden kaşları çatılan, yüz ifadesi değişen Rifat'ın, kız kardeşi sanarak eşini
isteyen o gence ne söylediğini bilemiyoruz.
Kadriyaba'ya "Ne dedi acaba" diye sordum; "Nerden bileceğim, söylemedi" dedi.
Ancak eve geldiğinde adeta kükremiş ona, "Benden bir daha ne sinema iste, ne gezme." Bu olaydan kısa bir süre sonra yine güzel bir film gösteriliyormuş ve Kadriye, Rifat'tan kendisini sinemaya götürmesini istemiş. Rifat,"Sana söyledim, sinama minama yok artık" demiş..
Bunun üzerine küsmüş ona Kadriye.
Evde yokken giyinmiş, çantasını almış ve yatak odasında, dört direkli, namsiyeli sarı karyolanın altına girip saklanmış.
Bundan sonrasını Kadriyaba şöyle anlattı:
"Karyolanın altında, çanta omzumda uzanıp beklerken uyuyakaldım. Epeyce uyumuştum galiba. Ansızın uyandığımda Rifat'ın sesini duydum. Annem, gaynım da eve gelmişti ve 'Acaba nereye gitti, nereye kaçtı bu gız" diye beni arıyorlardı. Çok telaşlanmışlar ve korkmuşlardı. Gaynım Rifat'a 'Keşke götürseydin be Rifat, bakalım nereye gaçtı, şimdi başına bir şey gelirse, ölürse ne yapacayık' diyordu. Rifat da 'keşke götürseydim, bilir miydim böyle yapacağını' diye söyleniyordu. Birden uzandığım yerden biraz döneyim dedim, omzumdaki çanta düştü ve pat diye bir ses çıkınca karyolanın altında birinin olduğunu anladılar. Örtüyü kaldırıp baktıklarında gördüler beni ve çıkardılar ordan. Çıkar çıkmaz da sordum Rifat'a, 'Beni sinemaya göterecen yoksa alıp başımı gideyim' Allah rahmet eylesin, rahmet istedi. Çok ama çok iyi bir insandı, çok severdi beni. Zavallının eli ayağı goyverdi. 'Tabii canım tabii götürecem. İstediğin sinema olsun. Nereye istersen götüreyim seni. Yeter ki bırakma beni, kaçma' dedi. Sonra bana yarın beş şilin vereceğini söyledi. Gaynım 'yetmez' dedi ve bana 'Ben sana bir lira verecem inadına' dedi.
***
Kadriyaba'yla, Rifat Bey'le evlendikten sonra Yenicami'den taşındıkları Kafesli mahallesindeki evlerinde konuştum. 1,500 Kıbrıs Lirası'na bir Rum'dan almışlar o evi.
"Çok severdi beni, ne istersem alırdı. Bana para lazım olduğunda, 'paranın yerini bilin, al istediğin kadar' derdi bana" diye sözlerini sürdüren Kadriyaba, eşinin kendisini ne kadar çok sevdiğine bir başka örnek olarak Almanya'dan ruj getirtmesini gösterdi ve gözlerinin içi gülerek şöyle konuştu:
"Kırmızı renk ruj kullanırdım. Ama çıkardı, ağzım yüzüm bulaşırdı. Rifat çıkmayan ruj aradı, sordu bulamadı. Ve taa Almanya'dan çıkmayan ruj getirtti benim için. Yaaa! Çok severdi beni. Çoğu zaman karşıma geçer oturur seyrederdi beni...'Ne güzel gözlerin var' derdi bana. Onun da gözleri maviydi ve güzeldi tabii."
***
Kadriyaba'ya tam soracaktım ki, lafı ağzımdan aldı ve dört kez denemelerine karşın çocuk yapamadıklarını söyledi.
"Adetimi evlendim da sonra gördüm Bilbay. Dört düşük yaptım" dedi.
Ve sonunda çok istedikleri bir evlada sahip oldular. Bir erkek çocukları oldu. Onu büyük bir sevgiyle, üzerine titreyerek, el bebek gül bebek büyüttüler, okuttular. Avukat oldu çocukları. Bugün aramızda, Avukat Süleyman Dolmacı.
Oturduğu yerden kalkıp, kucağında yığınla fotoğraf albümüyle geri geldiğinde "Bu fotoğrafların dili olsa da konuşsa; anlatsa sana ne güzel bir hayat yaşadığımızı" diyen Kadriyaba'ya, eşini kaybettiği 1994 yılına kadar aynı yastığa baş koydukları 46 yılı nasıl geçirdiklerini, neler yaptıklarını sordum.
Rifat Bey motosikletlere çok meraklıymış. 7 tane motosikleti varmış bir zamanlar.
Birinden iner, ötekine binermiş. Sonra dört tane de otomobil almış.
"Ne gereği vardı, ne yapacaktı o kadar motosikleti ve otomobili" diye sorduğumda ilginç şeyler anlattı Kadriyaba.
Aldığı otomobiller hep aynı marka ve aynı modelmiş.Kimin otomobilini satışa çıkardığını ve ucuza vereceğini duysa hemen gidip alırmış. Kullandığı otomobil için bir parça gerektiğinde öteki otomobillerden söker takarmış. Böylece otomobili hep yeni ve kusursuz kalırmış. Ama yaşamı boyunca daha çok motosiklet kullanmış. "BSA" motosikletini çok severmiş. Kadriyaba'yı arkasına alır, bir gün Lapta'ya, ertesi gün Güzelyurt'a, bir başka gün Yeşilırmak'a, bütün gün gezip dururlarmış.
***
Lefkoşalılar, Girne Boğazı'ndaki piknik alanını iyi bilir...
Hafta sonu geldi mi, mangal keyfiyle cıvıl cıvıl olur oraları.
Meğer, bir zamanlar o piknik alanını ilk "keşfeden" Kadriye Hanım'la Rifat Bey olmuş.
Yıllarca yalnız hafta sonları hafta aralarında da sık sık oraya gider piknik yaparlarmış.
O zamanlar kendilerinden başka kimse gitmezmiş oraya.
Boğaz'da yıllarca önce açılan "Rifat Bar", adını Rifat Bey'den almış. Onun anısına yapılmış o bar.
Kadriyaba'nın anlattığına göre, Rifat Bey içkiyi çok severdi. İçkisiz olmazdı.
"Ne içerdi?" diye sorduğumda "Ne bulursa" dedi Kadriyaba. "Tek yıldızlı, çift yıldızlı...Yeter ki içki olsun."
Piknikte de hep palaz yermiş Rifat Bey. Palazı çok severmiş. Eti pek sevmezmiş.
Bir gün yine pikniğe gitmek için Kadriya'nım motosikletin arkasına binmiş, Rifat Bey götürecekleri yiyecek ve içecekleri de yüklemiş, çekmişler Boğaz'a.
Kadriya'nım Boğaz'da motosikletten indikten sonra bir de ne görsün...
Yeni diktirdiği ve çok sevdiği beyaz gloş elbisesine, (o zamanlar modaymış) motosikletten kapkara yağ bulaşmış, mahvolmuş elbise.
Kadriye Hanım, öylesine kızmış, öylesine üzülmüş ki, Rifat Bey'in "Hemen yarın yenisini yaptırırız, sana bir değil üç tane daha yaptırırım" gibi tesellileri hiç fayda etmemiş.
"Üç gün üç gece ağladım" dedi Kadriyaba.
***
Daha yazacak çok şey var ama öykümüzü yine bir sonraki haftaya bırakmak istemiyorum. Sırada başka nostaljik öyküler var.
Kadriye'yle Rifat'ın öyküsü, Rifat Bey'in 1994 yılında yaşamı boyunca en çok sevdiği iki varlığa Kadriye Hanım'la oğlu Süleyman'a ve de içkilerine veda etmesiyle son buluyor.
İçki yüzünden sonunda yatağa düşmüş Rifat Bey...
Evde iki yıl yatmış...
O yılın 9 Kasım günü, sabah saat 09.00'da, Rifat Bey, "Gel, yanıma gel" demiş Kadriye Hanım'a... Gidip oturmuş yanı başına. Birbirlerinin ellerini tutmuşlar.
"Beni hastaneye götürün, çünkü yarın öleceğim" demiş Kadriye Hanım'a...
Kadriye Hanım, hemen doktoru çağırmış.
Dr. Altay Taşyürek gelmiş, Rifat Bey'i muayene etmiş ve "durumu iyi değil, hastaneye alalım onu"demiş.
Hastaneye götürülmek üzere evden çıkarılırken şöyle demiş Kadriye Hanım'a:
"Gidiyorum Kadriye... Çok iyiliğini gördüm. Seni de götürmek istiyorum benimle. Ama o kadar güzelsin ki sana kıyamam... Götüremem seni... Yanımda birini götürmem mümkün olsaydı oğlumu, Süleyman'ımı ve içkilerimi götürürdüm!"
Kadriye Hanım'ın, 46 yıllık hayat arkadaşının ağzından duyduğu son sözler oldu bunlar.
Ve inanamayacaksınız, ertesi günü yani 10 Kasım'da, bir gün önce söylediği gibi veda etti yaşama, Saat sabahın 9'uydu...
Kadriye Hanım, "Atatürk'ün öldüğü gün, hemen hemen aynı saatte kaybettim mavi gözlümü" dedi...
***
Rifat Bey'e rahmet diliyorum.
Allah Kadriye Hanıma, oğulları Süleyman Bey'e, tüm aile efradına sağlıklı uzun ömürler versin.
Haftaya bir başka nostaljik yolculukta yine birlikte olmamız umuduyla esen kalın.
|