|
Döl yataklarında İntihara sürüklenen Tohumlarıyız hayatın
Sevdayı ve baharı Uçkurunda çoğaltan bir neslin Mongol umutlarıyız

Zeytinin, harnıbın hatırı, mersinin ve buğday çiçeğinin aşkıyla doluyken, tek bir damla kan akmadan ve tek bir kurşun yemeden kara gözlü, esmer tenli çocuklar yaralanırlar kendi topraklarında. Gaz lambalı, islimli bir savaş döneminin, yer-yurt değiştiren göçmen kuşları olup, uçarlar bir ülkenin diğer yarısına. Telleri, barikatları öğrenirler alfabeden önce. Ve savaşı ve kini... ve ölümü, ve acıyı... Yeni baştan kurulamayacak hayalleri terk eden anne-babalarından genetik olmasa da, pratik olarak bilirler "ben çektim, sen çekme" ezberindeki bir hayatı. Yeni baştan kurulamayacak öykülerin, sakatlanan anıların gölgelediği hayatlarla düğün ve cenaze karışık yaşanır topraklarında. Sonra öğrenirler spor arabalı, süratle biten ucuz hayatların özneleri olmayı. Sonra öğrenirler uyuşmak, uyuşturmak için kolay bir hayatın dayanılmaz sancılarını yaşamayı. Tütsülenen buhurlar yanar, mevlitler okunur savaş kokulu bir yaşamın gölgesinde, kulaktan dolma bilgilerle büyüyemeyen çocukların ülkesinde. Hayatın, para denen zehire bandırılıp satın alınabilen bir "şey" olduğunu sanarak/sandırılarak büyürler/büyütülürler. Ucu yenik bir yaşamı kurmaya yeltenirler. Elektriksiz gecelerde zevkin, nefretin döllediği yataklarda uyuyan ve hep uyuyan bir uyuşukluğun yarınlarıdırlar. El değmemiş bir gelecek düşüyle savururlar zeytin renkli gecelerdeki umutlarını rüzgâra. Masumdurlar. Sevmeyi bilmedikleri gibi ölmeyi de bilmezler. Dörtnala yarıştıkları yüksek şerefli diplomaların enflasyonuyla öğretilemeyecek yaşamlarını Kaf Dağı'nın ardında ararlar...
Vurulur zeytin, harnıp, nar, vurulur kara gözlü, yanık tenli çocuk gülüşleri kendi toprağında. Uçkurlarında, sakatlanmış bir geleceğin umutlarını saklı tutarlar. Milliyetçilik, vatan, bayrak derslerinin önünde kimliksizliğe sürüklenme noktasında dururlar. Ne kadar çalışsa da dersine, tarihin tembel öğrencisi olmaya adaydırlar. Ne kadar severlerse de zeytin karası acılarını, alnına yediği damgalarla vesikalı bir adada boşluğa savururlar gözyaşlarını. Kolay bir yaşamın gözbebeğinde büyüyen çocuklardır. onlar... Kara gözlü, yanık tenleriyle, zeytini ve mersiniyle mongol bir umudun ucunda sallanırlar...
**********
SİS
Sabahları iner bu adaya sis
ağaçlara
ışıklara
pencerelere
hiçbir şey olmamış gibi açarsınız gözlerinizi
halbuki sizden önce de vardı sis
şimdi çekip gidiniz
sisler gibi usulca
biz sislerle birlikte geldik bu adaya
Ahmet Okan (Adalıyız Maviye)
KKTC Turizm ve Kültür Bakanlığı Yayınları

************
SARKAÇ
ne zaman baksam gözlerine
savaş sonralarına döner içim
gölleri çekip uçlarından
yıldızları seyrederim sularda
az ötemde gemiler olur
gemilerde sen olursun
aklım bir sarkaç
döner durur ortalarda
ne zaman baksam gözlerine
annemsiz kalmak korkuları gelir çocukluğumun
Tekin Gönenç
Gönlü Güvercinli Kadın (Varlık Yayınları)
**********
Zamana Asılı Mektuplar
Zaman alacak biliyorum,
fakat eğer öğretebilirsen ona,
Kazanılan bir liranın, bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve
hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.
Eğer yapabilirsen,
sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.
Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...
Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret
Fakat ona sessiz zamanlar da tanı.
Gökyüzündeki kuşların,
güneşin altındaki arıların,
ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin
ebedi gizemini düşünebileceği.
Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha
onurlu olduğunu öğret ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret.
Herkes ona yanlış olduğunu söylediğin de dahi.
Tüm insanları dinlemesini öğret ona,
Fakat tüm söylediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini, ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Eğer yapabilirsen, üzüldüğün de bile
nasıl gülümseyeceğini öğret ona.
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını,
Fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uğultulu bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona.
Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret.
Abraham Lincoln tarafından oğlunun öğretmenine yazılmış mektup
***********
Bütün mutsuzluklar, yokluktan değil çokluktan ileri gelir
Tolstoy
*************
TOPRAKLAR VE İNSANLAR
Delik deşik etti beni acıları
halkımın, dikenli teller gibi
sardı ruhumu,
parçaladı yüreğimi:
o zaman çıktım yollara ve haykırdım,
çıktım dışarı ve ağladım, dumanla çevrili,
çaldım kapıları ve yaraladı beni
keskin bıçaklar gibi,
daha önce yıldızlar gibi taptığım
duyarsız yüzlere karşı haykırdım
ve gösterdiler bana ne kadar boş olduklarını.
***
Ve gördüm ne çok olduğumuzu, ne çok
kimse olduğunu benim tarafımda, o ya da bu
kişi değildi, fakat bütün insanlardı,
yüzleri yoktu, halktı bu,
metal ve yollar.
Ve dolaştım dünyayı
ilkbahar adımlarıyla.
Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy
'Evrensel Şarkı'dan
***********
Başucu Kitaplarından
Damdan düşen bir kiremit bizi çok daha ağır yaralar ama kötü bir elin attığı taş gibi üzmez; taş hedefe değmeyebilir, ama niyet yapacağını yapar. Yüksek bir konumdan düşüşte en az duyumsanan, maddesel acıdır. (...) Ütülmekten üzülen bir kumarcı, kime kızdığını bilmeksizin öfkeye kapılır; talihi kendisine düşman sanır ve öfkesini besleyen bu kanıyla kendi kendine yarattığı düşmana ateş köpürür. Uğradığı yıkımlarda ancak kör bir zorunluluğun darbesini sezen bilge, bu gibi saçmalamalara düşmez; acısı içinde bağırır ama öfkelenmez; uğradığı derdin yalnızca maddesel etkisini duyar; yediği darbeler vücudunu ne denli yaralasa da hiçbiri yüreğine dek uzanamaz.
Yalnız Gezerin Düşlemleri (J.J. Rousseau)
************
|