|
Bin dereden bir kendimi getirdim... (Can YÜCEL)
Geçtiğimiz haftalarda DAÜ Bahar Şenlikleri çerçevesinde şair Sezai Sarıoğlu'yla akıntıya yürek çekenlerin buluşması yaşandı. İçinden/düşünden bir şey tut dendiğinde en çok aşk tutan, bir yenilgiden ve bir yanılgıdan dönerken o cümleyi kurmaya geç kalanların gecesiydi. Bu geceyi hece hece içimize yazdıran "tek başına bile sokakta yürürken çok kalabalık olan" Sezai Sarıoğlu'ydu. Tabuların ve tapuların itirazcısı, ezber bozanıydı. Hiç bir yerden gelip, hiç bir yere gidenlerin buluştuğu, bizim mahallenin çocuklarından farklı bir çocuktu. Ölen ve öldürülen bir kuşağın azlarından bir tanesiydi. Kaliteli az olmanın çoğalttığı bir şiir itirazcısı, aşkın öz be öz sesiydi. Can Yücel'in dediği gibi "Aleyhistanda yeni bir lehçe"nin peşinden gidenlerdendi. O sadece şiiri değil, içimizi, düşümüzü de okuyanlardandı. O gece, herkes kendi aşkına, kendi aklına sığındığında, şiirin şairin nesi, şairin kimin nesi olduğu binlerce kez yeniden soruldu. Gecelerden bir gece, hecelerden iç çekişmesiydi. Eski bir denizde yeni bir ada özleyen adalıların kısık sesiydi. Herkes kendi şiirini cebine koyup, gidemediği dünyaların, varılmayan ütopyaların peşinden sürüklendi o şiir okurken. Korkularla yüzleştirirken, Turgut Uyar'ın "o kadar ki saçları uzamıyor korkudan" dizesinde başını öne eğip, yaşam karşısında başını dik tutanların tezat sesini dillendirdi. Hepimizin özeti, kendimizden/kentimizden "ödleriyle öten kuşlardan" selam getiren bir su sesiydi. Dört yanı suyla kaplı olan susuzlara su sesini öğretenlerdendi.

O gece Can Yüce'lin sözüyle "dili ve dibi bilmek gerekliliği"nden uzak bir ülkede yaşayanlar tek bir noktada buluştular. "Düşmez kalkmaz düşlerimiz" yakamıza, boğazımıza yağ(p)ıştı. Düşlerimiz düşerken şangur şungur mantıklı cümlelerle, bir tek içinden aşk tutanların ayağa kalkabileceği bir düzende olduğumuzu anladık. O gece "barış deyince boğazına güvercin tıkanan" bir toplumun çocuklarının yapacağı şeyi yaptık. Cevapsız sorular bıraktık gökyüzüne, cevapsız bir geleceğin şiirleşemeyen gerçekleriyle. "Sorular benim insanlarımdır" diyen Edip Cansever'in insanlarından çok uzaktaydık...
Sezai Sarıoğlu geçti; düşle, gerçek, yaşamla, ölüm, hapisle, özgürlük, aşkla, ayrılık harmanlanan bir akşamda... En çok aşkı, en çok suyu savunan azların kalabalığı geçti Mağusa'dan. Beynimize, yüreğimize vura-vura uzaklığımızı, dilimizi dibimizi, hiç bir yerden gelip hiç bir yere gitmeyişimizi anlattı... O, bizim mahallenin asi ve aksi aşkiyasıydı...
*************
Birine tokat attığınız zaman karşılık vermeyenden korkun. Çünkü "O" ne sizi affeder, ne de sizin kendinizi affetmenize izin verir.
************
Zamana Asılı Mektuplar
Saba makamında sabahtı... Henüz insanlar, en çok da aşıklar, içlerindeki nefesi o görünmez ney'e üflememişlerdi.... Herkes, sokaklar, insanlar, yer-gök gözaltında ve sözaltında'ydı... "Okuma parçası bir kentin üstünde kara güvercinler uçuşuyor"du... Gece boyunca yanlış öpüşmüş kadınlar ve erkekler dudaklarını düzeltiyorlardı...Devlet işi, alışkanlık ve akışkanlık işi sözcükler doldurmuştu etrafı... "Bir yanlışlık da çakılabilir kütüklere, küçük ve yanar." (Ece Ayhan) Yanlış yaşayan ve yanlış yaşlanan insanlar, gece tecrübelerini konuşuyorlardı... Akşamın yanlışlarını doğru kılmak... Tenin ve tinin poetikası ve politikası buydu... Tarihin yanlışlarını doğru kılmak... Özgür Acılar Cumhuriyeti'nin tüm telaşı buydu... Bir karartı makamında, eski(miş) ve cünup bir su makamında sabahtı...Akşamüstlerini seven Şeyh Galip'in küstürdüğü minyatürlerde iyi çizilmeyen sabahtı... "Çocuklar olmasa karartma var sanırsınız" denilen bir sabahtı...Sabahtı... Muhayyilemizde hep gecenin tersi olarak düşünülen sabahtı..
Sezai Sarıoğlu
*****************
Ben gidiyorum.
Korkmayın
dünya döner
Aşk ölmedi be!
O ölse çocuklar var!
Onur Behramoğlu
*************
Uyan Hadi
Fotoğrafına bakıyorum;
Çıplak gölgen
Çırpınan bir kelebek, yerde
Seninle uyandığım ilk sabah
Yağmur başlamıştı konuşmaya
Tenini koklamıştım
Uyku çiçeğim
Saçlarını tararken sen
Düşünürdüm uçamayan serçeleri
Nerde şimdi
O her şeyi unutturan
Küçük aynan?
Kadir Aydemir
Rüzgarla Saklı (Yitik Ülke Yayınları)
***************
Sen Gidince
sen gidince
türküler tükenir birden
bir yıldız kayar uzaklarda
yalnız uğultular konuşur artık
düşünceler susar da
Tekin Gönenç
(Aşk Konuşur Bütün Dilleri - Varlık Yayınları)
****************

*****************
Yaşamak
Yaşamak engin denizlerin dalgalarında
Gökkuşağının pembesinde
Yağmurun damlasında,
Rüzgarın sesinde,
Çölün ateşinde,
Belki bir ağacın karınca yuvasında,
Kuşun kanadında,
Yaşamak bir çocuğun gülüşünde
Gencin kanında
Belki bir ninenin titrek ellerinde
Sızlayan yüreklerin derinliklerinde
Yaşamak herkesle,
Her şeyle
Her yerde
Özgürce...
Fatoş Öztüren
2007
***********
Başucu Kitaplarından
O halde, gerçeği gerçeklikten ayıran bariyer, bir 'delilik' alameti olmak şöyle dursun, asgari bir 'normalliğin' önkoşuludur: 'Delilik' (psikoz), bu bariyer yıkıldığında, (otistik çöküşlerde olduğu gibi) gerçek, gerçekliğe taştığında ya da bizatihi ('ötekinin ötekisi', mesela paranoyağa zulüm eden kişi biçimine bürünerek) gerçekliğe dahil olduğunda ortaya çıkar.
Slavoj Zizek
(Yamuk Bakmak - Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Yayınevi)
*************
|