|
Her şeyin karşıtı var ya, acı'nın karşıtı da tatlı'dır. 'Tadı tat alma organında kimi maddelerin bıraktığı yakıcı duyum' olan acı'dan oluşan kimi maddelerden vazgeçemeyenler etrafımızda öylesine çok ki! 'Tadı bu nitelikte olan' acı biberi sevenlere, acı biber yememelerini deseniz sizi dinlerler mi? Ben acı biberi sevmeyenlerden birisiydim ama son birkaç aydır her yemekte acı biberi arar oldum. Soy kütüğünü çıkaranlar gibi soy kütüğümü çıkarmağa kalksam sonunda atalarım, acılı yemeklerin sofralarında baştacı edildiği Anadolu'nun bir yöresine kadar dayanır mı ola?
Mecaz anlamda 'keskin, hoşa gitmeyen, şiddetli' anlamını da içeren acı sözcüğü renk içinse koyuluğu anlatmaktadır. Acı sarı, koyu sarı demekle eşanlamlı değil mi? Acı, ıstırapla da eşanlamlıdır; ayrıca yine mecazi anlamda 'kırıcı, üzücü, incitici, dokunaklı, korkunç'tur acı. Örneğin Kıbrıs Türk'ü 1974 öncesinin o en acı yıllarını kolayı kolayına unutabilir mi? Dahası Anavatan'ımızdaki Adapazarı'yla diğer yörelerdeki yersarsıntıları her Kıbrıslı Türk'ün yüreğinde acı bırakmadı mı? Ya da gün geçtikçe azalan yeşile karşın, son yıllarda adamızdaki orman yangınları acı değil mi?
Acıyı tekrarlayarak yani acı acı diye kullandığımızda 'acı olarak, acı vererek, acı duyurarak' ya da 'dokunaklı, kırıcı, üzücü olarak' anlamlarını vermekteyiz. Acı çekmek (ya da duymak) kullandığımız deyimlerden bir başkasıdır. Hastanede ameliyat olan yakınımız için onun ameliyattan sonra acı çektiğini diyorsak ağrısına, sızı duymasına tanık olmuşuz demektir. Acı çekmek'le acı duymak'ı 'üzülmek' anlamında da kullanmaktayız.
Kimi zaman bir dostun söylediği bir söz bize acı gelmek'tedir. Çünkü söylenilen söz dokunaklıdır, kırıcıdır ve bundan dolayı bize üzücü gelmektedir. Acı görmüş yani 'kötü günler yaşamış' olsak da. Nedir kimi zaman bir dostumuzun söylediği doğruysa, yararımızaysa 'dost acı söyler' diyerek denileni olgunlukla karşılamak daha doğru tavır alış değil mi? Onlar 'olumsuz bir davranışa karşı gerçeği olduğu gibi söylemek'le yani acı söylemek'le kötü bir iş yapmış değiller ki! Dostlarla günlerimizi acı tatlı yani 'iyi kötü geçirmek', bence yapılması gerekendir.
Kimi insanlarda acı kuvvet vardır; güçleri sert, etkili, zorlu kuvvettir. Böyleleri pehlivansalar, hele teknik bilgiye de sahipseler, yaşamları düzen içerisinde geçiyor ve yapılması gerekenleri yapıyor, yapılmaması gerekenleri yapmıyorlarsa sırtları kolayı kolayına yere gelmez. Eğer yaşamlarını geçirmeleri gereken düzen içerisinde geçirmezlerse mindere çıktıkları bir gün ortaya bu yaşamlarının acısı çıkar. Sonunda, olumsuz, kötü sonucunu görüverirler. Kendilerine de, ait oldukları topluma da acısını çekmek kalır. Böylesi bir pehlivanınsa güreş sonrasında, ileriki yıllarda aldığı kötü sonucun acısı içine (ya da yüreğine) çökmez mi? Bu yenilginin acısını pek çok duyar. Hatta yaşamının düzensizliğinden ötürü 'olmadan olacağı düşünerek çok üzülür' yani tahmin ettiği kötü sonuçtan ötürü acısı yüreğine işler.
Böylesi yenilgiler yanında yaşamımız nasıl olursa olsun, sonunda ölüme yenilmek var ya, dünya durdukça en büyük utku ölümdedir ya. Bir yakınının ölümünü görmek acısını görmek'le insan büyük üzüntü duymakta, o, (o birinin) acısına dayanamamak'tadır. Hele ölen genç birisiyse, ölümü kendisinden kaynaklanmayıp başkasının yanlış hareketinden kaynaklanıyorsa bu acı daha da dayanılmaz olmaz mı?
Hiç istemediğim halde, gene de, denemeye ölüm giriverdi. Tatlının karşıtı acı, yaşamın karşıtı da ölüm olduğuna göre, istemesem de ikide bir karşıma ölüm çıkmayacak mıdır? Yetmiş yaşı devirdiğime göre, her doğan günde, ölüm karşımda oluverecektir işte!
'Yemeğin acılığını gidermek, vücutta ağrıyan bir yerde sızıyı dindirmek, bir kimsenin var olan kötü bir olay sonrasında kederini azaltmak' acısını almak'sa bunca zamandır deneme (essay) yazmadığımdan ötürü 'zamanında gereği gibi gerçekleştirilmemiş bir durumu, fırsat düşünce fazlasıyla yerine getirmek' için acısını çıkarmak'tan yararlanıyorsam; okurlarım bunu hoş görsünler diliyorum. Ey okur, sakın ola bu davranışım karşısında öç alır, intikam alırcasına bundan sonra yazılarımı okumayıp bu yazıyı okuduğunuz için acısını çıkarmayınız. Çünkü (tat için) acılığını yok etmek anlamında soğanın acısını çıkarıyoruz ya, siz de acı patlıcanı kırağı çalmaz derseniz; Namık Kemal'in Vatan yahut Silistre oyunundaki Abdullah Çavuş'un dediğince 'Kıyamet mi kopar'?
********
Assuanların Kıbrıs'tan satın aldığı taşlar
Kıbrıs'tan dış ülkelere yalnızca tarihi eser kaçakçılığı yapılmadı. Antik değer taşıyan taştan eserler, mücevherat gibi değerli nesnelerin yanı sıra birçok yıkık kentlerin yapılarından sökülmüş taşlar başka yapıların yapımında kullanılırken bunun yanı sıra yapılardan alınanlar kimi zaman yurtdışına bile çıkarıldı.
1542'de Kıbrıs'tan gelip geçen Meggenli Jodicus, Roma döneminde adanın politik merkezi olarak Salamis'in yerini alan 3 Ekim'de uğradığı Baf'ın "antik binalardan dikkate değer sütunların etrafa yayıldığını" gördüğünü ve bunun "Baf'ın şimdiki zamana kıyasla o çok eski zamanlarda çok daha ünlü bir kent olduğunun açık bir kanıtı" olduğunu yazmaktadır.
Meggen'in gördüğü sütunlar belki de hâlâ aynı yerdedir. Sütunlardan gıranit olanlar o dönemlerde Yukarı Mısır'da bulunan Assuanlar tarafından satın alındığı bilinmektedir. Rupert Gunnis de birçok müteahhitle ev yıkıcıların kiliselerden, binalardan aldıkları taşları yekün olarak satışa çıkardıklarını yazmaktadır. Gerçekten, Soli Ören Yeri'nden çıkarılan tonlarca taşın İngiliz döneminde Sait Limanı (Port Sait)'nın yapımı için Mısır'a götürüldüğü bilinmektedir.
**********
Kıbrıs'ın insanları, hayvanları, şarabı
Oldenburglu Wilbrandi'nin Latince yazılmış hac güncesi, Wilbrandi de Oldenburg Paragrinatio, ilk kez 1653'te, ikinci kez de 1873'te yayımlandı. Kıbrıs'tan da söz eden Wilbrandi, adanın çok bereketli olduğunu, çok güzel şarap üretildiğini, "bu adanın şaraplarının kıvamı o kadar koyu, tatlıdır ki, bazan, özel olarak ekmek üzerine bal gibi sürülebilecek şekilde hazırlanmaktadır." demektedir.
Kıbrıs'ta ayı, arslan, kurt gibi tehlikeli hayvanlar olmamasına karşın "yabani eşek, koç, erkek ve dişi geyik gibi hayvanları barındırmaktadır.".
Adanın esas sahipleri Fırenkler olup Rumlar'la Ermeniler, "hizmeti toprağa bağlı köle köylüler"ce "onlara baş eğmişlerdir.". Kıbrıslılar, kaba, pejmürde giyimli, her şeylerini şehvet uğruna feda eden insanlardır. Wilbrandi'ye göre bunun nedeni şaraptır. Venüs (nam-ı diğer Afrodit) bundan dolayı aşırı derecede sevilmekte, adeta tapınılmakta olup "Cypris" olarak çağrılmaktadır.
Çocukluğumda yaşlılardan, eskilerde Tırodos Dağları'nda yabani eşeklerin yani zebraların olduğunu, hatta kimi yaşlıların bu yabani eşekleri gördüklerini işittiğimi söylersem Wilbrandi'nin dediklerinin bir kısımına olsun tanık göstermiş olur muyum, dersiniz.
*********
Zaman sessiz bir testeredir.
Kant
Akıllı olmak bir şey değildir, önemli olan aklını kullanabilmektir.
Descartes
Değişmez kural, değişmez kuralın olmayacağıdır.
B. Shaw
İnsanların bilgisi arttıkça huzursuzluğu da artar.
Goethe
Doğruyu konuşmak için iki kişi gerekmektedir. Doğru söyleyen, doğru dinleyen.
Thoreau
Paslanacağımıza yıpranalım.
P. Camberleng
Belleği çok güçlü olan birçok insan sırf bu nedenden ötürü orijinal bir düşünür olmaz.
Nietzche
İnsana hiçbir şey öğretemezsin; öğrenmeği ancak kendi içinde bulacağını öğretebilirsin.
Galileo Galilei
Bir seçim yapmanız gerektiğinde; seçmemek de bir seçimdir.
William James
Bir şeyi gerçekten silmek, onu anlatmakla olur.
Sokrates
Bir insanın zekâsı, vereceği yanıtlardan değil, soracağı sorulardan anlaşılır.
De Levis
*****************
Avam takımı
Savaşın bitiminde,
Ölüyorken savaşçı, ona doğru adamın birisi
geldi ve dedi ki: "Öyle seviyorum ki seni, ölme!"
O ise ölüme yaklaşıyordu yazık ki!
Daha da yaklaştı iki kişi ve dediler ki:
"Cesur ol! Dön yaşamağa! Bırakma bizi!"
O ise ölüme yaklaşıyordu yazık ki!
Yaklaştı yirmi kişi, yüz kişi, bin kişi, beş bin kişi,
Haykırdılar: "Sonsuzdur sevgimiz, kudretli ol ölüme karşı, kudretli."
O ise ölüme yaklaşıyordu yazık ki!
Ona milyonlarca kişi geldi teker teker;
Yalvardılar ısrarla ve bir ağızdan: "Kal, gitme kardeş." dediler.
O ise ölüme yaklaşıyordu yazık ki!
Ülkenin bütün adamları geliverdi,
Kuşattılar onu, baktı hüzün dolu, canlandı;
Yavaşça kalktı,
Kucakladı ilk adamı, yürümeğe başladı.
CESAR VALLEJO
(1895-1937)
Çeviri: B. H. HAKERİ
|