|
Sicilyalı bir berber kendi köyündeki "yalnızca kendilerini tıraş etmeyen herkesi" tıraş edermiş. 'Ne var bunda?' demeyin. Bu, "siyasi egemenlik" kavramını daha iyi anlamak için kullanılan bir paradoks, yani çetrefil durumdur. Durumun karmaşıklığını ortaya çıkaran esaslı bir soru var: Berber kendi kendini tıraş etmeli mi?
Eğer berber kendi kendini tıraş ederse, yalnızca kendilerini tıraş etmeyen herkesi tıraş etmemiş olacaktır, çünkü kendini tıraş edebilen biri olarak berber kuralı bozacak ve kendini tıraş eden biri, yani berberin kendisi de tıraş edilmiş olacaktır.
Fakat, eğer berber kendi kendini tıraş etmezse, yine yalnızca kendilerini tıraş etmeyen herkesi tıraş edemeyecektir, çünkü kendisi, kendini tıraş etmeyen biri olarak, yani berber tarafından tıraş edilmemiş biri olarak kalacaktır.
Çelişkiden kurtulmanın tek yolu berberin köyün dışında yaşamasını şart koşmaktır. Kendi köyündeki yalnızca kendilerini tıraş etmeyen herkesi tıraş edebilmesi için berberin kendi köyünden kovulması gerekmektedir. İşini yapabilmesi için iş tanımındaki belirleyici koşul olan "herkes"ten kendini soyutlaması, dışlaması, yabancılaştırması esastır.
Böylece berber her gün köyü ziyaret edip, kendilerini tıraş etmeyen herkesi tıraş edecek, aynı zamanda kendi kendini tıraş edip etmemesi meselesi berberin icraatının tanımını bir mantıksal çıkmaza sürüklemeyecektir. Köyüne ait olmayarak, köyünün üzerindeki mesleki hükmünü sürdüren berber, herkes üzerinde bir etkiye sahip bir "hiç kimse", bir hayalet zanaatkar olabilecektir bu şekilde.
Siyasetçilerin hünerini, yani egemenliğin işleyişini kavrayabilmenin yolu da işte bu "çetrefil berber" örneğinden geçiyor. Berberimiz kendi köyündeki yalnızca kendilerini tıraş etmeyen herkesi tıraş ederken, siyasetçimiz "kendi ülkesindeki yalnızca kendileri için karar vermeyen herkes için" karar veriyor. Çetrefil durum ise, "siyasetçi kendisi için kararlar vermeli mi?" sorusuyla ortaya çıkıyor.
Eğer siyasetçi kendisi için karar verirse, yalnızca kendileri için karar vermeyen herkes için karar vermemiş olacak, çünkü bizzat kendisi için karar vermiş birisi olacak. Fakat, eğer siyasetçi kendisi için karar vermezse, yine yalnızca kendileri için karar vermeyen herkes için karar veremeyecek; kendisi için karar vermemiş biri olan kendisi için karar vermeyecek ve mesleğindeki noksanlığı bizzat kendisi temsil edecek.
Bu "egemenlik çelişkisi"nden kurtulmanın yolu, çetrefil berberin köyünden dışarı tuttuğu yolla bir midir? Karar verme yetisiyle büyük bir çoğunluğun hayatına yön veren siyasetçi, kişisel ilişkilerden bağımsız, ülkesinden soyutlanmış biri mi olmalıdır? Aksi takdirde, başkaları için kararlar verirken, kendisi için verdiği kararların tuzağına düşmesi, rüşvet yemesi, gücün ihtirasına kapılması, büyük biraderlere tapması, toplumuna tepeden bakması kaçınılmaz mıdır?
İşinin ehli, yönetim erbabı bir siyasetçinin herkes adına inisiyatif sahibi olabilmesi ve meslek ahlakını sapkınlık ve kalpazanlıkla lekelememesi için, hiçleşmesi, yabancılaşması, bizlerden biri olmaması, hatta olumlu bir kişiliksizliğe bürünmesi mi gerekiyor?
"Karar vermeyenler" olarak siyasetçilerimizi, çetrefil berberlerle bir tutup, memleketten kovmamızın, sürgüne göndermemizin zamanı çoktan gelip geçmiştir belki de. O zaman, kendisi için kararlar verirken, gönüllü sürgünlerle uluslararası güçlerin kapılarını aşındıran, kendi köyünün kanunlarından kendini muaf tutan ve mesleğini biçimlendiren toplumsal olgulardan hariç olup biçimsiz bir mesaiye kalan siyasetçinin iş tanımının mantıksızlıktan ve çelişkilerden ibaret olduğunu sessizce kabullenerek zaman öldürüyoruz demektir.
Yeni anayasalar, teröre karşı mücadeleler, uluslararası alanda tanınma gayretleri; bunların hepsi siyasi baskı aracı olarak kullanılmaya mahkumdurlar. Çünkü "karar vermeyenler" usturayı kendi ellerine almadıkça, egemenler tıraşı kesmeyeceklerdir... Saç sakal gibi, at izi it izi, konuşanlar havlayanlar hep birbirine karışacaktır.
|