|
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kıbrıs'taki kayıp şahıslar konusunda bundan sonraki davalarda örnek oluşturabilecek hükmünü açıkladı.
"Varnava ve diğerlerinin" Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı açtığı davada Türkiye suçlu bulundu.
1) 1974'ten beri "kayıp" olarak nitelendirilen 9 Kıbrıslı Rumun "hayatlarına karşı tehdit oluşturan" şartlar altında kaybolmalarından, 2) Kayıp ailelerinin insanlık dışı muameleye (manevi işkenceye) tabi tutulmalarından, 3) Kayıpların tutuklandıkları anda özgürlük ve güvenlik haklarından mahrum bırakılmalarından Türkiye sorumlu.
Neden? Çünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 2., 3., ve 5. maddeleri ihlal edilmiş. Özetleyecek olursak, Türkiye, 1) "yaşama hakkını", 2) "işkence yasağını", ve 3) "özgürlük ve güvenlik hakkını" ihlal etmiş. Nasıl etmiş? Kayıpların nerede olabileceklerine ve akıbetlerine dair yeterli soruşturma yapmayarak. (Bu gerekçeyi aklınızda tutunuz.)
AİHM'ne göre, Türkiye'nin bu konuda yeterli soruşturma yapma yükümlülüğü vardı. Çünkü:
1) Türkiye'nin 1974'te ele geçirdiği, kontrolü altına aldığı bölgelerdeki şahısların uluslararası hukukun öngördüğü yaşama haklarının gözetilmesinden Türkiye sorumluydu. Bu insanlar savaş koşullarında kaybolduklarından, hayatlarına karşı tehdit oluşturan bir otoritenin insafına kalmış oldukları aşikardı. Bu yüzden, AİHM'ne göre, Türkiye kayıpların akıbetine dair cevap vermeli, yeterli soruşturma yürütmeliydi. Yürütmedi, otoritesi altındaki tutukluların yaşama hakkını ihmal, dolayısıyla ihlal etti.
2) Türkiye'nin yetersiz soruşturmasından ötürü, kayıp aileleri yıllar boyunca acı dolu bir bilinmezlikle boğuşmak zorunda kaldılar, Türkiye'nin sessiz kalmasından ötürü manevi işkence görmüş kabul edildiler, ve böylece Türkiye'yi işkence yasağını ihlal etmekten, insanlık dışı davranıştan dolayı, AİHM'ne göre, haklı bir şekilde suçlayabildiler.
3) 1974'teki kaybolma anına dair yeterli soruşturma yürütmemesi, Türkiye'nin kayıp şahısların özgürlük ve güvenlik haklarına en azından kayboldukları zaman diliminde saygı göstermediği anlamına geldi. Tüm bunlar (1, 2, 3) "süreğen ihlaller" olarak kabul edildi. (Anahtar kelime, "süreğen". Bunu da bir kenara not ediniz.)
Dolayısıyla, AİHM'ne göre, 33 yıl boyunca Türkiye sessiz kaldı, sorumluluğunu kabul etmedi, yeterli soruşturma yapma yükümlülüğünü yerine getirmedi.
Davaya bakan yargıçlar, bu kararlara 1 muhalif oya karşı 6 oyla varmışlar. O muhalif oy, davada "ad hoc yargıç" olarak görev alan ve davanın sonuç belgesini sıcağı sıcağına e-mail aracılığıyla bana ulaştıran Sevgili Gönül Başaran Erönen'e ait.
Gönül Hanım, belgenin sonuna tam teşekküllü muhalefetinin gerekçelerini güzelce eklemiş. Onun sayesinde, belgeyi adamakıllı inceleyip, ne olup ne bittiğini anlamaya niyetlenen herkes, hukukun vardığı kesin bir yargının, yine hukuk aracılığıyla nasıl temelden sorgulanabileceğini görecekler. Gönül Hanım'ın muhalefeti sayesinde, deyim yerindeyse, kağıt üzerinde "hükmen galip" gelen bir karar, akılcı ve şüpheci zihinlerde uzatmalara gidebilecek.
Belgeye göz attıktan hemen sonra kendisini telefonla aradım, birkaç teknik konudaki akıl karışıklığımı gidermeye çalıştım, fakat yazıda sunduğum detaylarda hatalar varsa, Gönül Hanım beni affetsin. Dava metinlerinin resmiyetinden uzak kalmış biri olarak çok kısıtlı bir süre içerisinde ana başlıkları belirlemeye çalıştım. Şimdi Gönül Hanım'ın "gönülden" muhalefetinin sağlam gerekçelerini açıklamayı deneyelim.
Gönül Hanım, Türkiye'nin Varnava ve diğerlerinin suçlamalarına karşı sunduğu ilk itirazını destekliyor. Bu itiraz, bireylerin Avrupa Komisyonu'na başvuru haklarını 28 Ocak 1987'de tanıyan Türkiye'nin bu tarihten önceki meseleler için AİHM'nde yargılanamayacağı iddiasına dayanıyor.
Buna bağlı olarak, Gönül Hanım'ın ikinci itirazı ise, Türkiye'nin sorumlu tutulduğu insan hakları ihlallerinin "süreğen olduğu" görüşüne karşı geliştirilmiş. Mahkeme, bu ihlalleri "süreğen" olarak niteleyebilmek için kayıpların "hâlâ yaşıyor olabilecekleri" varsayımından hareket ediyor. Fakat Gönül Hanım'a göre bu varsayımı gerek hukuken gerekse mantıken sağlam temellere oturtmak pek de mümkün değil.
Savaş ortamında kaybolan birisinin 33 yıl sonra hayatta olabilmesi fakat ortaya çıkamaması için hâlâ daha tutuklu olması gerekir - şayet farklı bir kimlik altında gizlice uzaklara kaçmayı tercih etmemişse. Sizce mantıklı mı?
Hukuki boyutta ise, Varnava davası kayıplarının ölü oldukları varsayımının geçerli sayılabilmesi için başka AİHM davalarının sonuçları yeterli kaynak sağlıyor. Örneğin, yine Türkiye'ye karşı açılan bir başka davada (Çiçek vs. Turkey), kayıp şahıstan 6 buçuk yıl boyunca haber alınamaması, "öldüğünün varsayılması" için yeterli bir zaman dilimi olarak kabul edilmiş.
Peki bu kayıp şahısların öldükleri varsayılırsa, bu Türkiye için niye avantajlı olur? Şöyle ki; Türkiye'nin "bireylerin Avrupa Komisyonu'na başvuru hakkını" tanımasından, dolayısıyla kendisine karşı AİHM'nde dava açılmasının yolunu açmasından önceki, yani 1987'den önceki olaylar hakkında AİHM'nin Türkiye'yi yargılama yetkisi olmadığından ötürü, Türkiye "süreğen" ihlallerden sorumlu tutulamayacak, yetersiz soruşturma yürüttüğü için suçlanamayacaktır. (Temel hukuk kuralıdır; hukuk geriye doğru işlemez. Her yeni yasanın, kabul görmesinden evvelki olaylara da uygulanabileceğini düşünsenize. Ortaya çıkacak kaosu hayal bile edemezsiniz. Aksi takdirde, AİHS bütün bir insanlık tarihini değerlendirmek için kullanılırdı.)
Türkiye'nin kayıpların yaşama hakkını ihlal etmesinin AİHM'nin yetkisine girebilmesi için, bu ihlalin en azından Ocak 1987'den sonra da sürüyor olması gerekir. Yaşama hakkı ihlalinin de 1987'den sonra dahi sürebilmesi için, kayıpların hâlâ daha yaşıyor olduklarını varsaymak gerekir. Bu varsayımı çürüttüğünüz anda (ki Gönül Hanım uzun raporunda usulünce çürütüyor), ihlal süreğenliğini kaybeder, çünkü AİHM'nin yargılama yetkisini kazandığı Ocak 1987'den önce işlenmiş bir ihlal olur ve böylece bu AİHM davasının da geçersizliği tescillenir. Aynı durum, süreğenliği esas alınan "işkence yasağı ihlali" ve "özgürlük ve güvenlik hakkı ihlali" suçlamaları (yukarıdaki 2 ve 3) için de geçerli. Kayıpların ölü oldukları varsayılırsa, bütün ihlaller Türkiye ve Komisyon arasındaki anlaşmanın geçerlilik kazandığı 1987 yılına takılır kalır.
Gönül Hanım'ın da iddiası bu. Madem hukuk ve mantık kayıpların ölü olarak varsayılmalarına engel teşkil etmiyor, o halde AİHM'nin böyle bir davayı görmesi için zaman bakımından hiçbir yetkisi yoktur. Bu yüzden, Varnava ve diğerlerinin iddia ettiğinin tersine Türkiye'nin, en azından bu mahkeme altında, zaman bakımından, yeterli soruşturma yürütme dahil, hiçbir yükümlülüğü yoktur. Davanın adresi yanlıştır. İhlallerin süreğenliği 1987 yılını, daha doğrusu tarihin hukuk karşısındaki aşkınlığını aşamamaktadır. Aştığı takdirde, "hukukun geriye doğru işlemezliği" ilkesi ayaklar altına alınır, ki böyle bir şey bu dünyada mümkün değildir.
Hukuk geriye doğru işlemez, tarih geriye doğru sarılmaz. Kayıplar ölüdürler. Hukuken, mantıken, ve daha da acısı, "gerçekten". Her birey ve her ülke için ölümün gerçekliğiyle yüzleşmek trajiktir, fakat olgunlaştırıcıdır. Gönül Başaran Erönen'in başarısı, bir alternatif dava okumasından öte, bize günümüz kanunlarının -ne kadar kapsayıcı ve ilerici olurlarsa olsunlar- tarihin kanun tanımayan dönemlerine yeterince ışık tutamadıklarını hatırlatmasıdır.
Bu ada üzerinde hak iddia eden herkesin bilmesi gerekir ki savaşlar yalnızca insanları değil, aynı zamanda yasaları da öldürürler. Hiç bir barışın, kayıpları yeniden bulamayacağı, ölüleri diriltemeyeceği gibi, hiç bir yüce mahkeme de savaşı, o kanunsuz tarihi soyut maddeler sayesinde kavrayamayacaktır. Çünkü tarih adil değildir. Adil olsaydı, sansürsüzünü okurduk, karanlık geçmişimizi korkudan titreyerek, fakat titreyip kendimize gelerek tartışırdık.
Neyse davacı Kıbrıslılar... Sizler AİHM'nde dava açınız da kaybolduğunu sandığınız adalet yerini bulsun: Tarihinizi yazdığınız veresiye defterlerinde artı değer; Euro cinsinden tazminat, ölümden sağladığınız rant...
|