|
Meşhur neo-Marksist düşünürler Michael Hardt ve Antonio Negri, "Çokluk" (Multitude) adlı eserlerinde, genel anlamda "Sol" mefhumuna değindikleri sırada, günümüz Solcularına bir uyarıda bulunurlar: "Bir zamanlar "Solcu insanları" oluşturan tüm cemiyetler artık yok olup gitmiştir", der Hardt ve Negri. Yirmi birinci yüzyılda varlığını sürdürmeyi ve tarihine karşı dürüst olmayı hedefleyen bir Sol politika bu gerçekle yüzleşmek zorundadır.
Dahası, bu "Solcu cemiyetlerin yok olup gitmesi" durumu, yalnızca Sovyetler Birliği'nin çöküşünden ve gerçekte varolan (ideallerde yaşatılmayan, ütopik olmayan, iktidara oynayan) sosyalizmlerin umutsuz deneylerinden kaynaklanmamaktadır. Aksine bu gibi "reel politik" faktörler, Hardt ve Negri'ye göre, olsa olsa bir pratik eksikliğe, yani Sol politika için uygulamada referans alınabilecek somut bir çerçevenin olmayışına işaret etmektedir.
Dolayısıyla, Hardt ve Negri'nin vurgulamak istedikleri başka bir mesele vardır. Evet, reel sosyalist ülkeler başarısız olmuşlardır, fakat somut tarihsel rejimlerden bağımsız olarak tartışılan, felsefesi yapılan, ve yaşatılan sosyalizmin hâlâ giderme şansına sahip olduğu bir eksikliği vardır: Hardt ve Negri'nin sözleriyle, Sol'un ne olduğuna ve ne olabileceğine dair bir "kavramsal eksiklik"...
Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, Hardt ve Negri'nin "Sol'un eksikliğine" dair temel kaygısı (ki bu kaygı "Çokluk" adlı kitabın nüanslarında hissedilmektedir) daha acı ve basit bir gerçeğe dayanmaktadır: Sol'un geleneksel ve tarihsel olarak bugüne kadar hasmını, yani düşmanını "gayet net bir şekilde" tanımlamış olduğu gerçeği... Bugüne kadar.
Bugüne kadar burjuva egemenliği ve kapitalizm, Sol'un esas düşmanları olarak düşünülmüşse de, yirminci yüzyılın başı, daha korkunç bir hasmın kendisini, benzersiz bir ısrarla, ikiyüzlü fakat etkili bir anti-kapitalist söylemle konuşlamasına ve çoğunlukla küçük burjuvaziden oluşan bir kitleyi mobilize etmesine şahit olmuştur. Faşizm adlı bu şeytani düşman, Sol'a Sol'un kendi söylevsel ve örgütsel silahlarıyla, yani anti-kapitalizm ve kitlesel mobilizasyonla saldırmış, ve böylece Sol'un gelmiş geçmiş en kötü -daha doğrusu, en iyi (?), acımasızca başarılı- hasmı oluvermiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonunda, faşizmin yenilmesinden sonra, Soğuk Savaş'ın gölgesinde bile, Sol'un düşmanını ya ABD emperyalizminde ya da Sovyet totalitarizminde görerek, demokrasi ve özgürlük hedeflerine bağlılığını canlı tuttuğunu söyleyebiliriz. Fakat yirminci yüzyılın sonları, "hasımsızlık" şeklinde ortaya çıkan "Sol'un kavramsal krizinin" başlangıcı olmuştur.
Bu krizin yaşandığı esnada, anlaşılabilir bir şekilde, Sol'un eski bir Nazi Partisi üyesi olan ve siyasal olanın "dost ve düşman arasındaki ayrımı yapabilme" yetisinden ibaret olduğu kuramını geliştiren Alman düşünür Carl Schmitt'in çalışmalarına ilgisi aniden artmıştır. Sol, "düşman edinme sanatını" hatırlamak için, Nazi iktidarının baş-hukukçusu, anti-sosyalist Schmitt'ten, kısacası "düşmanından" medet ummaktadır.
Hardt ve Negri'den hareketle özetlediğimiz bu tarihsel-kavramsal süreç, Kıbrıslı Türk Sol'un da hangi çıkmaz sokaklarda volta attığını aydınlatmaktadır. Düşmanını tanımlamayan Sol, "barış" ve "çözüm" gibi dostane kavramlara sığınmakta ve bu kavramların suya sabuna dokunmayan, rahatlatıcı etkileri sayesinde tamamen "kapitalizm yanlısı" olabilmektedir. Sahiden, eğer hâlâ öyle bir politik özne varsa, günümüz Kıbrıslı Türk Sol'u neye, kime, neden karşıttır, düşmandır?
Gerek çözüm, gerekse çözümsüzlük ortamlarında, anti-kapitalizme dayalı bir Sol'un, en azından Kuzey Kıbrıs özelinde, ortaya çıkmayacağı aşikârdır. Halbuki kapitalizmin gelişmesini savunan bir Sol pozisyon da Solcu gelenek içerisinde hep olagelmiştir. Bu bilgiye rağmen, Kıbrıslı Türk Sol'u "kapitalizmin gelişmesinin" ekonomik-politik etkilerine dair hiçbir şey söylememekte, "sağdan soldan dost edinme" telaşı içerisinde eleştirel ve tutarlı hiçbir pozisyon sunmamaktadır. Hasımsızlık güzelce hazmediliyorsa şayet, Sol'un güler yüzlü, hınzır sermayedarlar ve somurtkan, mutsuz kitleler yaratmaktan başka bir işlevi kalmadığı düşüncesi, kendisine "Solcu" diyebilen herkesi üzmeli ve yeniden düşündürmelidir.
|