|
1959 yılının Ağustos ayında (hangi gün olduğunu henüz öğrenemedim) Lefkoşa'nın Türk kesimindeki bir benzin istasyonunda Selim Mustafa adında bir Kıbrıslı Türk öldürüldü. Dönemin İngiliz polis güçlerinden Special Branch'ta çavuş olarak görev yapan Selim Mustafa'yla ilk kez Kıbrıslı Rum araştırmacı Makarios Trusiotis'in "Karanlık Yön: EOKA" (Galeri Kültür Yayınları tarafından yayımlanan Türkçe baskı) adlı eserinde tanışmıştım. İlk kez, "Eoka'da Türkler" başlığı altında.
Trusiotis'in kitabında, EOKA'ya çalışan bir Kıbrıslı Türk ajan olduğu şüphesi doğrultusunda, Çavuş Selim Mustafa'nın Ağustos 1959'da, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilanından çok kısa bir süre sonra, TMT tarafından öldürülmüş olabileceği görüşü sunuluyor. Trusiotis, şöyle bir çağrıda, öneride bulunuyor: "Selim Mustafa'nın katli, EOKA ile ilişkisinden dolayı TMT tarafından gerçekleştirilmiş olmalı. Bir gün, Selim Mustafa'nın TMT'ye niye, nasıl ve kimler tarafından ihbar edildiğinin araştırılması ilginç olur." İhbarın nasıl geliştiğinden bağımsız olarak, bu suç olayının tek başına düşündürdükleri de yeterince ilginçtir aslında.
Trusiotis'in yukarıdaki satırlarını 2005 yılının yazında okumuştum. Kimbilir, belki de yine ağustos ayıydı, ve belki de Selim Mustafa cinayetinin yıldönümüydü. "Karanlık Yön: EOKA"yı okumayı bitireli birkaç gün olmuştu. Hayatımdaki tuhaf ama çok önemli rastlantılardan biri gerçekleşti ve ben, 1950'lerin sonunda TMT içerisinde aktif olduğunu gizlemeyen birisiyle tesadüfen tanışmış bulundum. Bu tanışma, çok kısa, ayaküstü bir sohbetten ibaretti ve ben lafı gevelemeden hemen, daha birkaç gün önce okuduğum satırların ağırlığıyla, belki de sorumluluğuyla, benim için can alıcı olan o soruyu sormuştum. "Selim Mustafa cinayeti hakkında ne biliyorsunuz?"
Cevap vermeden birkaç saniye önce, adamın yüzünde, vaktiyle içine bulaştığı pisliğin ve karmaşıklığın bilincinde olduğunu ifade eden somurtkan ama alaycı bir tebessüm vardı. O tebessüm bana çok şey anlattı. Pişmanlık hariç, birçok şey. Cevap: "O işte de biz vardık. Cinayetin işlendiği sırada, ben ortalığı kolaçan etmekle, gözetlemekle görevliydim."
Bir Kıbrıslı Türk, bir başka Kıbrıslı Türk'ün cinayetinde suç ortaklığı ettiğini rahatça, sorumsuzca kabullenebiliyordu. O gün, Kıbrıs sorunu denen kurmacanın, hilkat garibesinin, etnisite, milliyet, ırk gibi kavramlarla çözülemeyeceğini, anlaşılamayacağını kavradım. Elbette hâlâ aramızda, bizim Avrupai, medeni, kültürlü (peh!) toplumumuzda, bu yazıyı yazdığım için, bir EOKA ajanı Kıbrıslı Türk'ün cinayet yıldönümünü anımsattığım için, benim Rumcu bir vatan haini olduğumu düşünebilecek zavallı, beyinsiz faşistimsiler vardır. Onları önemsemiyorum. Bütün düşünce biçimleri ve yaklaşımlarıyla acınacak haldedirler.
Dahası, Selim Mustafa cinayetinin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasından hemen sonra gerçekleşmesini yalnızca tarihimizin aşırı milliyetçi cenahlarına bakarak ve onları suçlayarak anlamlandıramayız. Politik cinayetlerimizi "bir grup içerisinde anlam bulma, bir sürü içerisinde kimlik edinme" sevdasından vazgeçemememizin ağır bedelleri olarak görmeliyiz. Bu grup/kimlik, bugün Kıbrıslı Türk ya da Kıbrıslı Rum olur, yarın yalnızca "Kıbrıslı" olur, hiç fark etmez. İllaki şu veya bu kabileye, millete, soya, körü körüne ait olmak zorunda olmadığımızı kavramak için kaç cinayet gerektiğini de, bir zahmet, pişkin Kıbrıslı yurtseverlerimiz ve Türk vatanperverlerimiz hesaplasınlar.
Selim Mustafa tek bir örnektir. Başkaları da vardır; EOKA ajanı olmayan, hiçbir şeyin ajanı, hiçbir şeyin haini olmak zorunda olmayan başkaları. Burada önemli olan, kendi toplumumuz içerisinde "kendi insanımız" dediğimiz kişilerin, göz göre göre "kendi insanımız" dediğimiz kişilerce öldürülmelerine göz yumabildiğimiz gerçeğini hatırlamaktır. Bu tarih, bu yük belirleyicidir. "Neden bir Kıbrıslı Türk, EOKA ajanlığı yapsın ki?" sorusuna kimsenin ciddi bir şekilde yanaşmaması, bir psikoz belirtisidir. Söz konusu cinayetlerin sineye çekilebilmesi ise, ne Kıbrıslı ne de Türk, hiçbir sıfatın bizlere masumiyet bahşedemeyeceğini gösterir. Politik cinayeti hazmedebilen bir toplum, her türlü vergiyi ve işkenceyi de hazmetmeyi, hatta hak etmeyi bilir. Bu ada üzerinde gelecek vadeden tek birliktelik, kendi toplumumuza ait suçların ağırlığını, sorumluluğunu kabullenmekten geçer.
|