|
"Çoğulcu demokrasi" diye bir anlayış vardır dünyamızda. Çeşitlilik için, tekelleşmeye ve yozlaşmış iktidar kullanımına "dur" diyebilmek için geliştirilen bir anlayış. "Demokrasilerde çareler tükenmez" diyebilme hafifliğini yaşatan bir yaklaşım.
Gerçekten de demokrasi hep çeşit çeşit çareler sunar. Demokrasi, bir zamanlar Ford'un tıkır tıkır gerçekleştirdiği araba üretimi kadar yapıcıdır. Hatta "araba" benzetmesinden yola çıkacak olursak, demokrasinin ürettiği çareler araba modelleri gibidir, diyebiliriz. Her sene bir model. Ama her sene aynı marka. Her "demokratik" seçimde olduğu gibi.
Bu bir zaaf değildir elbette, çünkü "hatalı üretim" yoktur demokraside. Çareleri o kadar bir dermandır ki derdimize, demokrasi hep "en iyi yol"u bulur insanlar için. Nasıl mı? Muhteşem niteliği "çoğulculuk"la aynı kökten gelen sihirli bir kelime sayesinde: Çoğunluk.
"Çoğunluklar, kolayca kandırılabildikleri için, önem kazanırlar," diyecek olsam da boşverin, kulak asmayın. Frekanslar karıştı ve yanlış kelimeler döküldü ağzımdan. Ne de olsa otlağa salınmış bir koyunu, bütün bir sürünün takip ettiğini kim görmüş ki bugüne dek?
Ha görmüşseniz eğer, bunun tek sorumlusu çoban ve köpeğidir. Emin olun ki, itaat eden sürüleri, çoban ve köpeğin "korkutma zanaatı" yaratmaktadır. Koyunların koyunluğundan, korkaklığından kaynaklanan bir yanlışlık yoktur, olamaz bu resimde. Ne de olsa, "en iyi yol"da ilerler koyunlar. Mama için "me me" deme yolunda.
Kıbrıs'ı da koyunların mahvettiğini lisans eğitimim sırasında arkeolog Geoffrey Summers hocamın "Uygarlık Tarihi" dersinde öğrenmiştim. Şöyle bir hikayeydi aşağı yukarı: Bir zamanlar, tarımla yeni bir çağ başlatmış insanlık. "Daha fazla toprak, daha fazla hasat" diye diye ormanları da devirmiş "tarımsal devrim"le. Koyun yetiştirmek için ideal olan otlakları da kendi eliyle yaratmış böylece. Durmadan çiftleşip üreyen insanlık, kendi halinde bir alana sığamamaya başlamış. Temel gereksinimlerinden ötürü yeni nüfus daha fazla koyuna da ihtiyaç duymuş, dolayısıyla daha fazla ağaçsız otlağa da neden olmuş. Böylece Kıbrıs'ın dillere destan "Yeşil Ada" kimliği yalnızca bir efsane olarak kalmış. Adanın bugünkü çıplak yüzünün tarih-öncesi temeli buymuş aslında. Dünyanın büyük bir bölümüne de yansıyan bu tarımsal devrim, doğanın evrim geçirmesindeki büyük etkenlerden biri olmuş.
Bu "tarih-öncesi" hikayenin günümüze uzanan "tarihsel" kısmı şu doğaçlamayla devam etmeli bence: Dünya (ve tabii ki Kıbrıs), tarımsal devrimin ardından şehirlere taşınmış. Bu şehirler de ekonomik hayatın kör döngülerini yaşatan ve çağdaş uygarlığa adım atan yeni insan tiplerine mekân olmuş. Çok hızlı gelişmiş "ekonomik insan". Matematiksel işlemleri öğrenmiş. Yalnızca toplama ve çarpmanın olduğu, bölme ve çıkarmanın yer almadığı ekonomik bir felsefe edinmiş. "Nereden, nasıl, ne kadar kazanç sağlarım?" sorusu dillerde tüy bırakmamış.
Ve insan koyun beslemeye de ihtiyaç duymaz olmuş. Basit bir işlem yapıp ölçmüş, tartmış ve anlamış. "Ben mamayı kapmak için niye aptal bir hayvana mama vereyim ki?" demiş. Hala tarımla uğraşan komşularını vurup onların koyunlarını çalmış. Doymuş böylece. Ama o kadar akıllıymış ki yarın yine acıkacağını biliyormuş. Bir iki kafadar toplayıp "demokrasi"yi yaratmaya karar vermiş. Mama için birçok çoğunluğun melediği bir ortamda daha rahat vurabilirmiş kurbanlarını. "Bana mamanın yolları, sana kurşunlar" diyerek asılmış tetiğe, karşısına rakiplerini alarak. Meleyen çoğunlukların gürültüsünde silah sesi duyulmazmış hiç, mermiler daha rahat yol alırmış. Bu şekilde insan elde ettiği komşu koyunlarını, tekerlemede olduğu gibi, tutmuş, kesmiş, pişirmiş, yemiş. "Hani bana, hani bana" diyenlere de birkaç mermiyi fazla görmemiş.
Demokrasinin en popüler çaresi olmuş bu model. İnsan onu yaymış, küreselleştirmiş. Bihaber, biçare Kıbrıs adacığı bile benimsemiş bu modeli. Kapitalistinden komünistine, sağ göstereninden sol vuranına kadar herkes sürmüş bu modeli, tıpkı son model bir arabayı sürmenin verdiği tuhaf zevkle, ve sürekli bir "çoğunluk olma" sevdasıyla. Sürekli "diğer çoğunlukları çatlatma" arzusuyla.
"Azınlık Raporu" adlı başarılı Steven Spielberg filminin senaristlerinden Scott Frank şöyle demişti: "Bütün diktatörlükler böyle kuruluyor işte; her zaman daha büyük bir çoğunluğun iyiliği için..." Demokrasiye rağmen azınlık raporları tutmak bu yüzden önemli.
Biz Kuzey Kıbrıslılar, bir çeşit çoğunluk olarak, Kıbrıs sorununun geleceğini enine boyuna tartışmaya alışmışız. Her kesimin fikrini bir çoğunluğa yedirme gayretiyle susmak bilmiyoruz. Basıyoruz kornaya hunharca. Koyunların sürdüğü "demokratik araba" modellerinin her yerde aynı marka olduğunu bilmeden, bilmek istemeden.
|