|
Kısa vadeli sıcak tepkileri soğutmadan, Kuzey Kıbrıs'ın yakın geleceğini ilgilendiren önemli bir meseleyi hatırlayalım. İki hafta kadar önce, Başbakan Soyer, Türkiye'ye Kuran kursu için öğrenci gönderme olayının "ülkedeki eksiklikten" kaynaklandığını söylemişti. Başbakan'a göre, din konusunda "ülkede bir ihtiyaç" var ve "okul ile cami dışında" bu ihtiyaca cevap verilmesi gerekiyor. Benim ise Başbakan'ın bu sözlerine karşılık münasip bir politik müdahalede bulunmam, Başbakan'ın bu "servisini" sert bir "forehand" ile karşılamam gerekiyor.
Başbakan'ın dediği gibi, şayet ülkede bir eksiklik varsa, bu, dinin nasıl ve hangi emellerle işlediğine dair bir şeffaflığın eksikliğidir. Yangından mal kaçırır gibi Kuran kursu aldırmak, dinin işleyiş tarzını açıklayıcı nitelikte olsa bile, böyle bir davranış, karşı çıkılmadığı takdirde, bütün bir toplumun arlanmazlığını ifşa eder. Karşıtlığımı dile getirmeden önce ise, "tinsellik" ve "din" arasındaki önemli ayrıma değinmek zorundayım.
Vicdani huzur sağlayan, örgütlerden bağımsız olarak tecrübe edilen bireysel inanç sistemleri kendi başlarına din değildirler. Bu sistemler, "tinselliğin" ifadesidirler ve oldukça insani duygulara, örneğin ölüm korkusuna, yanıt verirler. Fakat bireysel inanç daima "kurumsallaşmış tinselliğe", yani dine kanalize edilme riskini taşır. Din, bu dünyanın kurumlarını, öteki dünyaya dair meseller ve asılsız yükümlülükler aracılığıyla, bu dünyada kazanç sağlamak ve iktidar kurmak için kullanan insan ilişkilerinin tümüne denir.
Dolayısıyla, Başbakan'ın dediği gibi, şayet din konusunda "ülkede bir ihtiyaç" varsa, bu, dinin sosyoekonomik ve politik işlevlerinin karşısına "deizm-agnostisizm-ateizm" külliyatını koyma sorumluluğuna olan ihtiyaçtır. Din, batıl vaatlerini ve taleplerini bu üç "din karşıtı" (tinsellik/maneviyat karşıtı değil) felsefenin ulaştığı ve savunduğu dünyevi bilgilerin kesinliğiyle yüzleştirmek zorundadır. Din, temelsiz ve tutarsız iddiaları yüzünden, deizme, agnostisizme ve ateizme bir açıklama borçludur.
Kendi perspektifimden sunacağım iddia ise şudur: Din, esasen zavallı bir mahluk, en iyimser haliyle az kültürlü bir memeli olan insanın kendisinin icat ettiği bir "kontrol ve baskı mekanizması" olmadığını ateizm testinden geçerek ispat etmelidir. Ateizm testi, tarihsel geçerlilik ve güvenirlik testidir. Tek tanrıcı din kitaplarının tarihsel kökenlerinin muğlaklığı ve peygamberlerin hayatlarına dair tarihsel kaynakların çelişikliği gerçekten iman sarsacak niteliktedir.
Ateizm ve din arasındaki politik mücadele, çocuksu bir "Tanrı vardır, Tanrı yoktur" atışmasından ibaret değildir. Tarihsel gerçeklik ve politik özgürlük adına ateizm, sorgulanamaz kurallar ve fetvalardan oluşan "dini bütün monologları" kırmalı ve dinin taraftarları ve karşıtlarının oluşturacağı ucu açık bir diyaloğa katkı koymalıdır. Bu katkı elbette yalnızca ateizme ait olamaz. İnsana müdahalede bulunmayıp doğa kanunlarını koyan bir Tanrı'ya inanarak dinleri reddeden "deizm" de, Tanrı'nın varlığının bilinemez olduğunu savunarak dinleri reddeden "agnostisizm" de bu çok yönlü diyalogta yer almalıdır.
"Din kursu eksikliğini/ihtiyacını" nasıl gidereceğimize dair pratik önerimi de hemen sunayım ki meydan boş kalmasın: Okul ve cami dışında verilmesi planlanan din dersleri, kutsal kitaplarda anlatılan tuhaf arzulara sahip şaibeli figürlerin "itaat et" çağrısının yanı sıra, "eleştirel din sosyolojisi" metinlerinin geliştirdiği "insan veya ilah, her türlü otoriteyi sorgulama" refleksini de öğretmelidir. Yeni din kurslarını düzenlemeye talip olacak iktidar odakları, biraz medeni cesarete sahipseler, hazırlayacakları müfredatta, Kuran ayetlerini ve İslami dünya görüşünü okutup tanıttıktan sonra, örneğin Ibn Warraq'ın "Why I Am Not a Muslim" (Neden Müslüman Değilim) eserinden veya "www.turandursun.com" adresinin "Kuran'ın Eleştirisi" bölümünden birkaç sayfa okuturlar.
Amiyane tabiriyle "sıkıysa", "reşit olmayan" çocuklara, cinsel ayrımcılığı ve ırkçılığı tasvip eden bir ulvi sembolün köleleri olmak ile sınırsız düşünce özgürlüğünü tatmayı öğrenen bağımsız bireyler olmak arasında bir seçim şansı sunsunlar; toplumsal yapımız hangi seçenekten yana olacak, görelim. Açık tenis turnuvalarını andıran kamusal tartışmadan mı, kapalı din pervalarından mı? Bu tür bir "eleştirel" din dersinin okul ve cami dışındaki muhtemel mekânı da bittabi gazeteler olabilir. Bu yazıyı da eğrisiyle doğrusuyla, eleştirisiyle savunusuyla dini tartışma daveti olarak kabul edebilirsiniz.
Ibn Warraq takma adını kullanan yazarın niye 2007 yılına dek kimliğini saklamak zorunda kaldığını ve hâlâ yoğun güvenlik önlemleri olmadan kamusal alana çıkamadığını sorgulayalım. Araştırmaları sonucu müftlüğü bırakıp "dinden özgürlüğü" savunmaya başlayan Turan Dursun'un niye öldürüldüğünü tartışalım. Ayetullah Humeyni'nin "katli vaciptir" fetvasının, "Şeytan Ayetleri" adlı "romanı" yazdığı için Salman Rüşdü'ye dünyayı dar etmesinin İslam'ı ne kadar hoşgörülü bir din yaptığını düşünelim. "Ben, hiçbir yasağın, hiçbir hadiseyi durdurabileceğine inanmıyorum," diyen Başbakan Soyer'e ise dini yasağın yaşam denen hadiseyi hunharca durdurabileceğini hatırlatalım.
Başbakan'ın kullandığı "çocuklarına din ya da tenis kursu aldırmak isteyen insanlar" betimlemesinin hiyerarşisinden kurtulmanın zamanı çoktan gelmiştir. Mumla aradığımız, "çocuklara hangi kursu almak istediklerine kendi başlarına karar verme kabiliyetini öğretebilecek insanlar"dır. Ve son olarak, Başbakan'ın kurduğu anlamsız "tenis kursu-din kursu" analojisini tedavülden kaldırmak gerekiyor. Tenis, mücadele ruhunu besleyen fiziksel ve zihinsel bir spordur. Din, özgür muhakeme yetisini tasfiye eden fiziksel ve zihinsel bir külfettir. Match point, Sayın Başbakan...
|