|
Kıbrıs sorununa çözüm arayışları bağlamında 21 Mart mutabakatı çerçevesinde yeni bir süreç başlatılmış bulunmaktadır. Toprak ve mülkiyet, müzakere sürecinin en önemli iki konusunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Maraş konusu sürekli olarak Avrupa Birliği (AB) gündeminde yer almakta, Taşınmaz Mal Yasası ile KKTC'de bir iç hukuk sistemi oluşturulduğu iddia edilmekte, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları, iktidarlar tarafından kamuoyuna 'zafer' olarak duyurulmaktadır.
Halbuki kazın ayağı hiç de öyle değildir. Hem Türklere AİHM yolu açılmamakta, hem de Rumlara 'kullanım kaybı' diye okkayla tazminat ödenmektedir. Malı mülkü de kendisine ait kalmaktadır. Kapı, Titina Loizidu ile açılmış olup, çorap söküğü gibi gitmektedir. Sanki de Kıbrıslı Türk, Güney'de mal mülk bırakmamıştır!..
Öyle bir oyun oynanmaktadır ki, zılgıcı hep Türk tarafı yemekte, Rum ise ödüllendirilmektedir. Çünkü Kıbrıslı Türk başvuruda bulunduğunda, Rum yönetimince "dur bakalım Kıbrıs sorunu nereye varacak. Bu mesele bitsin de icabına bakarız" yanıtı ile karşılaşmaktadır.
Bıçak hep tek taraflı kesmektedir.
Hadi diyelim ki, Titina Loizidu'nun açtığı dava kendi özel mülküyle ilgiliydi. Peki, Arestis davası?.. Bu davada konu edilen arazi Kapalı Maraş bölgesidir ve yüzde yüz Vakıf malıdır. Belgelerle saptanmıştır ve tapuları da vardır. Vakıf malı bildiğiniz gibi, ne satılabilir, ne değiştirilebilir, ne de başkasına devredilebilir.
KKTC'nin elinde böyle bariz bir hak olmasına rağmen, siyasi olarak verilen AİHM kararlarına körü körüne boyun eğmek de neyin nesi oluyor?.. Türkiye'yi suçlu sandalyesine oturtarak, KKTC'nin, bu devletin altını oymak mıdır, toprağını eritmek midir?..
Vakıf malının ne olduğu, hele elde tarihi belgeler varsa, AİHM'in hiçbir şey yapamayacağı niye söylenmiyor. Dahası, Türkiye bu konuda niye "biz muhatap değiliz. Esas muhatap KKTC'deki Vakıflar İdaresi'dir" demiyor?.. Niye KKTC makamları bu konuda Türkiye'ye ışık tutmuyor, ikna edemiyor?.. Yoksa bilinçli bir 'danışıklı döğüş' mü yaşanıyor?..
Evvela şunun altını çizelim. AİHM, devletleri sorumlu tutar ve kurumlar aleyhine dava açamaz. Bizdeki yetkililerin bunun bilincinde olup olmadıklarını bilemiyoruz. Yani top Vakıflar İdaresi'ne atılmış olsa, esas muhatabın o kurum olduğu münasip bir lisanla anlatılmış olsa, AİHM'in eli ayağı koyverir. Çünkü Kıbrıs Türk tarafı bu konuda tereddütsüz haklıdır ve elinde tarihi belgeler vardır.
Kapalı Maraş'ın mülkiyet hakkının kime ait olduğu gerçeğini Rum idarecileri de iyi bilmektedir.
Son zamanlarda Vakıf emlak ile ilgili olarak Arestis ve Timvios davaları AİHM'in ve KKTC'de oluşturulan Mal Tazmin Komisyonu'nun gündeminde yer almaktadır. TC-KKTC hükümetleri AİHM kararlarını hukuk zaferi nitelemeleriyle duyurmakta, Mal Tazmin Yasası ile KKTC'de iç hukuk sistemi oluşturulduğunu iddia etmektedirler. İlaveten siyasi iktidar tarafından mülkiyet konusunda görev verildiği anlaşılan ve desteklenen Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı da kamuoyunu iktidarın görüşleri doğrultusunda bilgilendirmektedir.
Bu bağlamda aşağıdaki sorulara yanıt aramak gerekmez mi?
. Arestis davasında konu edilen emlakın mülkiyeti kime aittir?
. Dava nasıl kaybedilmiştir? Bu konuda iktidarın, Vakıflar İdaresi'nin, Mal Tazmin Komisyonu'nun ve diğerlerinin rolleri ne olmuştur?
. Arestis kararının önemi ve doğuracağı sonuçlar nelerdir?
Bu sorulardan başka son olarak Timvios'a Kırklar bölgesindeki arazisi karşılığında Larnaka'nın göbeğinde mal mülk verilmiştir. Timvios'ın terk ettiği arazinin değeri ile kendisine takasta verilen arazinin değeri arasında bir kıyas yapılacak olursa, küçük dilinizi yutarsınız. Arada dağlar kadar fark vardır. Sonra, Larnaka'da verilen mülkün vakıf arazisi olup olmadığı niye açıklanmamakta ve gizli tutulmak istenmektedir?..
Bu ve benzeri sorular zihinleri kurcalamakta, daha nice soru işaretlerine neden olmaktadır. Örneğin Timvios davasının doğuracağı muhtemel sonuçlar neler olabilir ve takas konusunda nasıl bir politika geliştirilmiştir?
Tüm bunların yanında Kıbrıs Türk tarafının yapması gereken çok şeyler vardır. Eli kolu bağlı durulacağına çıkış yolları aranıp bulunabilir. Önce mülkiyet hakkımızı ortaya koyacak, sonra da 100 yıllık tazminat talep edeceğiz.
Rum, kullanım hakkının zarara uğradığını öne sürerek dilediği gibi tazminat almasına rağmen, Türk'e kapalı olan bu kapıları zorlamak, bize ne kaybettirir ki!..
Kıbrıs Türkleri 1958'lerden bu yana kaç kez göçmenlik yaşamış, malından mülkünden olmuştur. Böyle olmasına rağmen ve de çok haklı bir konumda olunmasına rağmen, Kıbrıs sorunu Rumların iddia ettikleri gibi 20 Temmuz 1974'te başlamış değil ki!..
Bunları yapacak olan hükümetlerdir. Çorap söküğü gibi giden davalarla girilen süreçte çıkış yolunu bulmak yine bizlere düşmektedir.
Hani mal mülk sorunu Kıbrıs meselesinin halliyle global takas ve tazminatlarla ödenecekti?..
|