|
ABD'nin Lefkoşa Büyükelçiliği Halkla İlişkiler Bölümü'nün düzenlediği ve iki gün süren 'İstanbul Gazeteciler Sempozyumu'nda çok şeyler konuşuldu. Bunları, arkadaşımız Ali Baturay sizlere günü gününe aktardığından, genel olarak ortaya çıkan sonuç -eğer varsa- ve de Türkiye'nin yeni başlayan süreçte tavrının ne olabileceği üzerinde durmak gerek.
Rum tarafından ve Yunanistan'dan gelen meslektaşlarımızın en fazla merak ettiği hususlar arasında, öncelikle içinde bulunduğu durum nedeniyle Türkiye'nin nasıl bir tavır sergileyeceği sorusu vardı. Talat-Hristofyas görüşmeleri için gerekli ortamın hazırlanması amacıyla çalışma grupları ve teknik komiteler çalışmalarını sürdürürken, Türkiye, bu aşamada yeterince Kıbrıs'la ilgilenebilecek miydi?..
Bu arada AKP'yi bekleyen yeni gelişmelerin seyrinden Kıbrıs sorunu ne denli etkilenecek veya etkilenmeyecek?.. 2008 sonuna kadar veya en azından 2009'un İlkbahar'ında soruna adil ve kalıcı bir çözüm bulunabilecek mi?..
Dahası Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'tan, Rum Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas'tan, Türkiye ve Yunanistan'dan, hatta BM, AB, İngiltere ve Amerika'dan beklentiler nelerdir?.. Bu arada özellikle Türk, Yunan ve daha da önemlisi Kıbrıs Türk ve Rum medyasından, gazetecilerinden neler bekleniyor?.. Sürece çomak sokmak mı, yoksa katkıda bulunmak mı?..
Tüm bunlar, zihinlerde soru işaretleri yaratırken, her şeye rağmen olumlu katkılarda bulunmak gerektiğine inanıyorum. Karşılıklı suçlamalardan mümkün mertebe kaçınarak, daha önce Süleyman Ergüçlü'nün de vurguladığı, İstanbul Sempozyumu'nda Sami Kohen'in de işaret ettiği gibi, iki lidere açılan bu 'fırsat penceresi'nde yapıcı yönde katkı koymak lazım.
Kıbrıs meselesiyle 1950'li yıllardan beridir ilgilenen, Türkiye'nin uluslararası üne sahip dış politika yazarlarından Sami Kohen, gerek sempozyumdaki sunuşunda, gerekse sorulara verdiği yanıtlarda, Papadopulos'tan sonra Hristofyas'ın, Rumların Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi ve AKEL ile CTP arasında eskiden beri süregelen temaslar ve diyalog da dikkate alınarak, yeni sürecin çok iyi değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Bunun önemli bir fırsat olduğunu belirten Kohen, 2004 Annan Planı referandumunda Kıbrıslı Türklerin çözüme yönelik iradelerini ortaya koyduklarını kaydetti.
Bu husus, sempozyumun son konuşmacılarından Bilgi Üniversitesi Profesörü Soli Özel tarafından daha net biçimde ortaya konuldu. Türkiye'deki durum ve AKP'nin kapatılıp kapatılmayacağına ilişkin görüşlerini dile getiren Prof. Özel, Türkiye'de de bir kamuoyu olduğunu, sivil toplum örgütleri olduğunu, ses verebildiklerini, ancak ana muhalefetin de bu tür konularda tavrını belirleyemediğini ifade etti. Fikirlerini benimsememiş olmasına rağmen MHP'nin bazı konularda daha yapıcı ve daha net bir politika ürettiğini kaydetti.
Türkiye'deki atmosfer ne olursa olsun, Kıbrıs konusunun her zaman Ankara'nın gündeminde olduğunu da söyleyen Prof. Özel, Rum ve Yunan gazetecilerin kaygılarının boşuna olduğunu, bu kez jest yapma sırasının kendilerinde ve aynı zamanda Avrupa Birliği'nde (AB) olduğunu vurguladı.
Türkiye'nin ve Kıbrıslı Türklerin 24 Nisan 2004 referandumunda çözüme yönelik istek ve iradelerini ortaya koyduklarını, sonuçta Rumların hayır deyişiyle hayal kırıklığına uğradıklarını, ödüllendirilen tarafın da Rumlar olduğunu ifade etti. Özellikle AB'nin, beklentileri yerine getirmekten kaçındığını, elbette Ankara'nın da bu durumu değerlendirdiğini bildirdi.
Doğrusu verilen yanıtlarla sorular, soranların kursağında kalmıştı!..
AKP gitse de, kalsa da, kapatıldığı takdirde kapatıldığının ertesi günü başka bir isim altında yeni bir parti doğsa da Kıbrıs'la ilgili politikanın etkilenmeyeceği, sürece katkının süreceği, nihayet bir devlet politikasının var olduğu gerçeğiydi bunlar.
Kıyasıya bir tartışma ortamı yaşandı İstanbul Sempozyumu'nda... Lokmacı Kapısı'ndan tutunuz da, geçmişten bu güne kadar cereyan eden olaylara, nerede yanlışlar yapıldığına, Johnson mektubundan, İngiliz üslerine, darbe ve Türkiye'nin adaya asker çıkarmasına, hatta EOKA'dan TMT'ye varıncaya kadar çok şeyler konuşuldu. Hatta özeleştirilerde de bulunuldu.
Zaman zaman havanın elektriklenmesine rağmen frenlemeler yaşandı, geceleyin de bardaklar tokuşturuldu. Bazı meslektaşlarımızın (Rum ve Yunan) illa ki 'Konstantinopolis' demelerine karşın, 'İstanbul' yanıtı ile karşılık verilmesi de 'yerinde bir davranış biçimi' şeklinde değerlendirildi. Türkiye'den katılan gazeteciler ile KKTC'den gidenler, misafirperverlikte en ufak bir kusur etmemek bir yana, program dışında da onlara yardımcı olmaya çaba gösterdiler.
İstanbul Sempozyumu yararlı geçerken, zaman yetersizliğinden dolayı daha nice görüş, öneri ve düşünceler dağarcıklarda kalıverdi. Ancak gerekli mesajların da alındığını sanıyoruz. Talat ve Hristofyas'a çıkacakları zor yolculukta başarılar dilerken, herkesin görev ve sorumluluk bilinci içinde hareket edeceğinden kuşku duymuyoruz.
|