|
Türkiye ve KKTC'deki iç çekişmeler, didişmeler alabildiğine sürerken, Rum tarafı ile Yunanistan'ın tavırlarına bakıp da gıpta etmemek elde değil. Tam bir birlik ve beraberlik ruhu içerisindeler. İktidar ve muhalefet olarak da!..
Bu manzarayı görünce, kimin masada güçlü, kimin zayıf olduğu gerçeği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bizde her kafadan bir ses yükselirken, gayet doğal olarak tüm şimşekler de Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın üzerine çevrildi.
Yoğun eleştiri ve suçlamalar karşısında izahat verme durumunda kalan Talat, "tek egemenlik ve tek yurttaşlığı kabul etmesem süreç çökerdi" diyerek, süreci kurtardığını söyledi.
Beri yandan Milli Varoluş Konseyi, Talat'ın halkı yatıştırmak için yaptığı konuşmaların gerçekleri örtbas edemiyeceğini bildirdi, "Talat'ın söyledikleri değil, yapılan ortak açıklamalar önemlidir. Talat'ın söylediklerinin hiçbiri Hristofyas'la anlaştığı mutabakatlarda yoktur" dedi ve Talat'ın suç işlediğini kaydetti.
Esasında Rum'un naz ve niyazı uğruna, hatırı uğruna çıkmaza doğru sürüklenen bir süreç 'kurtarılmış' olabilir. Böyle olsa dahi 'Kıbrıs Türk tarafının kazancı ne olur, Rum tarafının kazancı ne olur' sorusu gündeme gelmez mi?..
Bir başka deyişle illa ki, Hristofyas'ı masada tutabilmek için bir şeyler vermek mi gerekir?.. Hristofyas, bu durumu, bizdeki zayıflığı gördükçe daha da cesaret sahibi olmaz mı?.. İştahı daha da kabarmaz mı?.. "Bunu kabul etmezsen, ben de masadan ayrılırım" pozisyonuna girmez mi?..
Müzakere masasından ayrılmamanın, uluslararası alanda daha geçerli bir politika olduğunu biliyoruz. Nihayet suçlanan taraf konumuna düşmemek için bir takım zorluklara katlanmak gerek. Ancak bu zorluklara göğüs gererken de, egemenlikten fedakârlık etmek anlamı çıkmaz.
Nitekim bu halk 24 Nisan 2004 Annan Planı Referandumu'nda da üstüne düşeni yerine getirmiş, 'evet' demişti.
Peki; bunun karşılığı alınmış mıdır?.. Ambargolar kalkmış, izolasyonlardan kurtulmuş mudur?..
Hiçbiri yerine getirilmemiştir. O nedenle bu halk gelişmeleri bilmek istemekte, nereye sürüklendiğini öğrenmek hakkını kullanmaktadır.
Dış güçlere zerre kadar güven kalmamıştır. Çünkü onlar, verdikleri sözleri tutmamışlar, ağırlıklarını Kıbrıs Türk halkının 'ezilen ve mağdur edilen' taraf olarak kalmasından yana kullanmışlardır. Örnek mi istiyorsunuz?.. İşte İngiltere'nin Rum tarafı ile imzaladığı memorandum. Müzakere masasında bir hançer gibi saplanmıştır Talat'ın göğsüne. Eli zayıflatılmış, güçsüz duruma itilmek istenmiştir.
Aslında Kıbrıs Türk tarafı, 24 Nisan 2004'te eline büyük bir koz geçirmiş, ancak bu kozu kullanamamıştır. 'Evet' dediği için bir süre 'aferin' almış, 'uslu çocuk' konumuna girmiş, 'çözüm isteyen taraf' olarak tanımlanmış, ancak geçen zaman sürecinde bunlar da unutuluvermiş ve zaman aşımına uğramıştır.
Kıbrıs Türk tarafı, müzakere masasına şartsız oturmakla belki de hata etmiştir. "KKTC üzerindeki ambargolar kalkmadan, izolasyona son verilmeden yeniden müzakere masasına oturmam. Bunlar halkımın inkâr edilmez haklarıdır. Kaldı ki bu konuda sözler verilmiştir, ancak o sözler yerine getirilmemiştir" denilseydi, yine suçlanan taraf mı olacaktık?.. Kadı günah mı yazacaktı, yoksa; "Bu insanlar bunları talep etmekte haklıdırlar. Çünkü 24 Nisan Referandumunda iradelerini ortaya koymuşlardır" mı denilecekti?..
Unutulmasın ki, bu halk, 24 Nisan Referandumu ile bu adada kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Şimdi bir bakıyoruz, iş işten geçtikten sonra gerek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, gerekse TBMM Başkanı Köksal Toptan, "ekonomik olarak, siyasi olarak, güvenlik açısından garantiler geçerlidir. Kıbrıs Türkleri barış ve huzur içinde yaşamak, egemenliklerini ve özgürlüklerini korumak istiyor. Bu da en tabii haklarıdır. Ada'daki gerçekleri dikkate almadan çözüm mümkün değil. KKTC, can pahasına verilen bağımsızlık mücadelesinin sonucudur. AB ne isterse yapsın, şartları ve maliyeti ne olursa olsun Kıbrıs politikamız değişmeyecek. Kıbrıs'ta artık iki devlet vardır, iki halk, iki bayrak vardır" demişlerdir.
Yüreğimize su serpen sözlerdir bunlar. Kıbrıs Türk halkının uzun bir suskunluk döneminden sonra böyle morale, desteğe son derece ihtiyacı vardır.
Tüm bu söylenenler, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın, Hristofyas'la üzerinde uzlaşmaya vardığı 'Tek egemenlikle bağdaşır mı?.. Bağdaşmaz!..
O halde Talat, neye dayanarak böyle bir tehlikeli tünele girmiştir?.. Gül ve Toptan tarafından bir kez daha dile getirilen Türkiye'nin Kıbrıs politikasında tek egemenlikten söz bile edilmez, aksine iki devletten bahsedilirken, akla gelen soru işaretlerinin yanıtlanması, açıklığa kavuşması gerekmektedir. Bir başka soru da şudur: Yoksa; Talat'ı Türkiye değil de, AB mı yönlendirmektedir?..
Sorunu çözülmemiş bir ülkedeki iki taraftan birini üyeliğe almakla tarihi hata yapan ve suç işleyen AB, şimdi işlediği suçu kısa yoldan halletme çabasındaysa, Kıbrıs Türk halkını bu yolda alet olarak kullanma hakkına sahip değildir.
Hristofyas'ın, aylar önce "siz, Talat'ı bana bırakın, Türkiye'ye bakın" sözleri galiba şimdi çok daha iyi anlaşılmaktadır.
|