|
Son yazımda sizlere mutlu ve "izolasyonsuz" Yeni Yıllar diledikten sonra herhalde konuyu kapattığımı sanıyordunuz. Ancak, ne dilersek dileyelim, görünüşe göre izolasyon 2008'de de yaşamımızın bir parçası olmaya devam edeceğine göre, bu konuda 3'üncü ve son yazımı yazmamı mazur görün.
Ele almak istediğim konu, "tanınmışlığın" avantajlarından yararlanamayan KKTC'nin, acaba "tanınmamışlığın" avantajlarından yararlanıp yararlanamayacağıdır. "Tanınmamışlığın ne avantajı olabilir ki?" demeyin! Bazı alanlarda olabileceğini bana ilk kez fikirlerine çok saygı duyduğum bir diplomat söylemişti. Bunu meslek hayatımda birkaç kez yaşayıp gördüm. Bahse konu ettiğim olaylar çok hassas olduğu için belki şu anda açıklanamaz. Ancak, bizim yararlanamadığımız bu konularda başkalarının, özellikle Rum tarafının yararlandığını daha sonra üzülerek gördüğümüzü söyleyebilirim. Halbuki tanınmış devletleri bağlayan çeşitli uluslararası sözleşme ve konvansiyonlar, taraf olmadığımız veya olamadığımız için bizi bağlamaz. Bu da bize tanınmış devletlere oranla daha büyük bir serbesti ve avantaj sağlar. Yeter ki bunu kullanmasını bilelim... Burada bizi sınırlayan tek şey siyasi ve etik mülahazalardır ki bu da tamamen bir otokontrol meselesidir.
Sakın "korsanlık" yapmamızı veya uluslararası hukuk kurallarını hiçe saymamızı önerdiğimi sanmayın!.. Aksine, başkaları attıkları adımlarda bir kez dikkatli davranıyorsa bizim iki kez dikkatli davranmamız gerekir. Çünkü, yaptığımız en küçük hareketi istismar edip bizi (ve Türkiye'yi) kötülemeye hazır bir hasımla karşı karşıyayız. Yani, Kıbrıs Türk argosundaki tabiriyle "bizim okkamız ağırdır!"(Çifte standardın değişik bir ifadesi!) Halbuki Güney Kıbrıs, tanınmış bir ülke olmasına karşın, birçok konuda uluslararası kuralları ihlal etmiş, hatta hiçe saymış ve karşılığında bir bedel ödememiştir. Bunun yakın tarihteki örnekleri, Rum Yönetimi'nin Bosna kasabı Miloseviç'e sağladığı destek, terrorist başı Öcalan'a verilen pasaportlar ve Güney'in özellikle bir dönem kara para aklama merkezi haline gelmesidir. Uluslararası basında bu konuda çeşitli yazılar çıktığı, hatta bunlardan birisinin "Financial Times"la Papadopulos arasında dava konusu yapıldığı hatırlanacaktır. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler!
"Tanınmamışlığın" avantaj olabileceği, veya en azından dezavantaj olmayabileceği alanlardan birisi ilaç endüstrisi olabilir. Washington'da görev yaptığım 2000'li yıllarda, ABD'yi ziyaret etmekte bulunan üst düzey yetkililerimizi Amerikan ilaç sanayiindeki bazı işadamlarıyla tanıştırmıştım. ABD'de çok uzun süren onay süreci ve bürokratik engeller yüzünden, hakkında hiçbir olumsuz bulgu olmayan bazı ilaçları üretemediklerinden yakınan işadamları, bunları ülkemizde üretip üretemeyeceklerini soruşturmuşlardı. Konunun uzmanı olmadığım için kesin konuşamayacağım ama bana anlattıkları ikna edici gelmişti. Maksatları ilaçları burada üretip başka ülkelere ihraç etmekti. Konu sonradan nereye takıldı bilemiyorum ama, gönderdiğim raporun bürokrasimizin tozlu raflarında "hakettiği"(!) yeri aldığını sanıyorum!..
Filateli, yani halk dilinde pulculuk, üzerinde durulması gereken diğer bir konudur. KKTC'nin, hatta zamanın Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi'nin kurulduğu dönemden başlayarak basılmaya başlanan Kıbrıs Türk pulları, dünya filatelistleri arasında büyük ilgi görmüştü. Pullarımız yanında, kullanılan damgalar, flamlar ve diğer filatelik materyal yabancı filatelistlerin ilgisini çekmiş, Kıbrıs Türk postalarının tarihçesini yazan filatelistler olmuştu.
80'li ve 90'lı yıllarda Kıbrıs'ta görev yapmış üst düzey bir Amerikan diplomatı, aynı zamanda bir filatelist olduğu için halkımız arasında karşıtlarıylaçok iyi kişisel ilişkiler kurmuştu. Anılan kişinin daha sonra Amerikan Filateli Dernekleri Federasyonu Başkan Yardımcısı olarak zaman zaman beni New York'taki Temsilciliğimizde ziyarete geldiğini hatırlıyorum. Konuyla ilgilenen çoğu kişide yaşam boyu bir tutku haline gelen bu sahada küçük ülkeler için önemli bir potansiyel bulunduğunu, KKTC'nin önde gelen filatelistleri ifade etmektedir. Yeter ki, para basmak kadar önemli olan bu konuda ciddiyetle hareket edelim!..
Örnekler çoğaltılabilir. Ancak, ne yaparsak yapalım, izolasyon devam ettiği sürece, olumsuz etkilerini hissetmeye devam etmemiz kaçınılmazdır. Dış ticaretteki kısıtlamaların kaldırılmasının, ihraç edebileceğimiz fazla bir ürünümüz olmaması nedeniyle, ekonomimize pek fazla bir getirisinin olmayacağını işadamlarımız söylüyor. Ekonomimize olumlu etki yapacak esas gelişme doğrudan uçuşlardır. Kim ne derse desin, nihai tahlilde konu bir uluslararası hukuk meselesi değil bir siyasi karar meselesidir. Bu konuda en büyük sorumluluk da dış ülkeler ve ululararası topluluğa düşmektedir.
Bu yazı dizisinin başında, "izolasyon" kelimesinin kökeninin İtalyanca'da "ada" anlamına gelen "insula" olduğunu belirtmiştim. Bu da bana ünlü bir İngiliz şairin, "Hiç kimse bir ada değildir" sözünü hatırlatır. Kıbrıs Türk halkı 44 yıldır izolasyona tabi tutulmakla, ne acıdır ki bir ada üzerinde adeta 250-300 bin ada yaratılmıştır! Bu da uluslararası topluluğun, özellikle özgürlük ve insan hakları şampiyonluğunu yapan Avrupa Birliği'nin bir ayıbıdır!
2008'in hepinize sağlık ve mutluluk getirmesini dilerim.
|