|
Ünlü İngiliz yazar Charles Dickens'ın "A Tale of Two Cities" isimli eserinden alınmış bu başlık, eminim başkaları tarafından da kullanılmıştır. Dünya klasikleri arasında yer alan Dickens'ın bu eserinde konu edilen Londra ve Paris idi. Yazımda ise New York ve Lefkoşa'yı (Kuzey) konu edeceğim. "İkisinin ne bağlantısı var?" demeyin!.. Kuracağım bağlantı, belediyecilik ve genel yöneticilik açılarındadır. Alınacak çok dersler olduğuna inanıyor ve bunu ilgililer ve okuyucularla paylaşmak istiyorum.
Bilindiği gibi New York uluslararası diplomasinin merkezi sayılan Birleşmiş Milletler örgütüne ev sahipliği yapmaktadır. Orada görev yapmak gerçekten mesleki bir ayrıcalıktır. Bunu, değerli dostum ve meslektaşım Nail Atalay'ın bundan bir süre önce yayınlanan "Birleşmiş Milletler'de On Buçuk Yıl" başlıklı kitabını okuyunca daha iyi anlıyorsunuz. Herkesin okumasını tavsiye ederim. 1990'lı yıllarda KKTC New York Temsilcisi olarak bu kentte 7 yıla yakın görev yapmak benim için de bir şans olduğu kadar meslek hayatımın en öğretici ve hareketli dönemi olmuştur.
O yıllarda kentin Belediye Başkanı,1994'te iş başına gelen ve 2001'e kadar görev yaptıktan sonra bugün artık yaşayan bir efsane haline gelmiş bulunan Rudolph Giuliani idi. Kısa adıyla "Rudy" diye anılması, halkın ona olan sempatisinin bir ifadesiydi. Yani "populist olmadan popüler olmayı" başarmıştı ki son derece zor bir denge olsa gerek! Hatta ismi bu yılın ABD Başkan adayları arasında da gösterilmişti. Belediyecilikteki becerisiyle olduğu kadar krizler karşısındaki cesaret ve liderliğiyle de örnek alınacak bir yönetici.
Guiliani bunu nasıl başardı? Kişisel karizması yanında, yöneticiliğin sadece "mega projeler" ve "master planlar" üretmek değil, somut detaylara inen ve bunlarla şahsen ilgilenmeyi gerektiren bir uğraş olduğu anlayışıyla! (Kimileri buna "mikro yönetim" veya "micro management" de diyor, ama insanlara uygulandığında olumsuz etkileri olan bu yönetim şeklini kente başarıyla uygulamakla Giuliani bu kavrama da yeni ve olumlu bir yorum getirmiş oluyordu.) Böyle bir yöntemi dünyanın en büyük kentlerinden birinde uygulamanın zorluğunu anlatmama gerek yok sanırım. Giuliani bunu gece gündüz çalışarak, bir yandan organize suçlarla savaşırken diğer yandan da şehir sokaklarını dolaşarak, hatta taksi plakalarını şahsen teftiş edecek kadar somut detaylara inerek başardı! New York gecelerinde onu yalnız başına veya bir yardımcısıyla şehrin sokaklarını dolaşırken görebilirdiniz. Gördüğüm de olmuştur!
Sonuçta Rudy, bir suç cenneti olan New York'u, ABD'nin en yaşanabilir ve güvenli büyük kentlerinden biri haline getirdi. Görev sürem içerisinde buna bizzat şahit olmasaydım inanmazdım. Çünkü yüksek öğrenimime başlamak üzere 1960'ların sonunda gittiğim New York'a vardığım gece, kentteki güvenlik durumu o kadar kötü idi ki, bir polis memurunun bana iki blok ötedeki bir otele gitmek için "Sabahı bekle evlat!" dediğini hatırlıyorum. Ve valizlerimle terminalde sabaha kadar beklemiştim!..
Giuliani'nin görevi devraldığı 1994'te şehrin güvenlik sorunları hat safhaya ulaşmıştı. Halbuki onun yönetimi altında, 90'lı yılların ikinci yarısında New York dramatik bir şekilde değişti. Giuliani'nin Birleşmiş Milletler'de yaptığı bir konuşmada, haklı bir gururla "Washington ABD'nin başkenti olabilir. Ama New York dünyanın başkentidir" dediğini hatırlıyorum. Adı geçen, 2001'de İkiz Kulelerin yıkıldığı ve 3000'in üzerinde insanın öldüğü terörist saldırıda gösterdiği cesaret ve liderlikle ABD ulusal politikasında söz sahibi bir isim haline geldi. Hala da öyledir.
Gelelim başkentimiz Lefkoşa'ya:
Çok saygı duyduğum bir meslektaşım sık sık söylerdi: "Küçük bir ülkeyi yönetmek büyük bir ülkeyi yönetmek kadar zordur!" Bu gerçek şehirler için de geçerli olsa gerek. Çünkü Lefkoşa, New York, İstanbul gibi şehirlerin yanında bir semt, bir mahalle büyüklüğündedir. Ama bir sorunlar yumağı içinde yuvarlanıp gidiyor! Ve ufukta çözüm görünmüyor!
Somut bir örnek vereyim: Aylardır parklarımızda yaşanan elektriksizlik sorunu, zaten kıt olan yeşil alanlarımızın sulanamamasına ve gözümüzün önünde adeta çölleşmesine neden oluyor! Ne yazılan yazılar, ne yapılan girişimler fayda etmedi! Kimisi sorumluluğu Hükümet'e atıyor kimisi Belediye'ye! Kurumlar arasında var olduğu anlaşılan bu sürtüşme ve anlaşmazlık devam ederken de, "politikadan anlamayan çiçekler ve çimler" kuruyor; parklar ışıklandırma olmadığı için geceleri yasaya saygılı vatandaşların girebileceği yerler olmaktan çıkıyor! (Macera arıyorsanız ayrı mesele!) Halbuki Belediye'nin gönderdiği hizmet faturalarında "aydınlatma ücreti" de var ve bunları ödüyoruz! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Vatandaş bunlara çözüm beklerken, geçtiğimiz gün bir ağaç katliamına sahne oldu Kumsal Parkı! Değerli dostum Ahmet Tolgay dünkü yazısında bu konuyu işlediği için detaya girmeyeceğim. Ama ortada dolaşan söylentiye göre sorumlu Lefkoşa Belediyesi değil Orman Dairesi imiş! Bu da yine kurumlar arası koordinasyon eksikliği ve sürtüşmeyi gündeme getiriyor. Mazeret ne olursa olsun, sorumlu kim olursa olsun, bu affedilmez bir duyarsızlıktır!
Devlet'in kurumları bu sorunu aralarında diyalog yoluyla (ve süratle) niye halletmiyorlar? Bu iş için de "Çalışma Grupları" ve "Teknik Komiteler" mi kurmak lazım? Yoksa New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ni arayıp olaya bizzat müdahale etmesini, bir an önce Özel Temsilcisi'ni göndermesini mi talep etmeli? (Sabırlı olalım! Bugün zaten geliyormuş!) Biz acaba yine tüm enerjimizi Kıbrıs konusuna yönlendirip gerçek hayattaki sorunları unutuyor veya "uyutuyor" muyuz? Çağdaş yöneticilik sadece ormana bakıp büyük hayaller kurmak değildir. Ağaçları da görmek, onları korumak lazım!
İşte size iki şehrin hikayesi! Küçük ülke veya kentleri yönetmek büyükleri yönetmek kadar zor olabilir. Ama imkansız değildir! Vakit çok geç olmadan yöneticilerimizin bu konuda gerekli duyarlılığı göstermelerini ve Lefkoşa'nın altyapı çalışmalarında da ellerini çabuk tutmalarını bekliyoruz!
|