|
Beton mimari tarzının bu ülkeyi istilasının 50 yıllık bir tarihi var... Taş, kerpiç ve tuğla binaların içindeki yaşam ne güzelmiş yarım yüzyıl önce...
Bu güzelliğin canına görülmemiş bir hızla okundu... Betonun dev adımlarla yürüdüğü her alan yeşilini ve doğasallığını yitirdi...
İnsanlar beton koruganlarında daha fazla üşür, daha fazla terler, daha fazla bunalır, daha fazla kavgaya tutuşur, daha fazla nefret eder oldu...
Apartman yaşamının asosyalliğinde, kapı komşusunu tanımaz hale geldi aynı çatının altındaki insanlar... Yalnızlığın talimine çıktı herkes...
Beton evinde rahatsızlık duyan, bir başka ya da ikinci beton evine geçti... Ve orada göstermelik konfor adına daha beter rahatsız oldu...
Geçmişin sağlıklı ortamlarının ve toplumlarının yerini, sağlıksız ortamlar, hasta ve depresif toplumlar aldı...
Beton kalelerimizi dikmek için ormanlarımızı ve makilik alanlarımızı yok ettik... O kalelere inşaat malzemesi yetiştirebilme uğruna, başı dumanlı dağlarımıza kıydık... Un ufak eyledik devasa tepeleri... Plansız ve programsız betonlaşmayla, su kaynaklarımızı tükettik ve kirlettik...
Ölümcül bir susuzluğu kapımızın eşiğine getirdik...
Tarih bizi acıyan gözlerle izledi hep...
Turizmi geleceğimiz ve kaderimiz olarak gördük bu ada ülkesinde... Oysa o bağlamdaki umutlarımızı ve hayallerimizi de yok ettik kendi ellerimizle... Kıbrıs'ı Akdeniz'in Hawaii'si ya da Haiti'si yapma projelerimizi beton yığınlarının altına gömdük... Ve oturduk "bu turist ülkemizden elini ayağını neden çekti?" diye kafa patlatır olduk...
Oysa o patlattığımız kafadır işte hep bu hazin sonuçları doğuran...
Ah o kafa, Nato kafa!..
* * *
Ülkemizi uluslararası turizm hareketinde cazibe merkezi yapabilecek, bize ve gelecek kuşaklarımıza sağlıklı soluk aldırtabilecek son çevre ve doğa cennetimiz Karpaz'dı... Hani gizemli Ortadoğu'ya işaret parmağı gibi uzanan o sevimli burun...
Gündemdedir ve hepimiz biliyoruz ki, şimdi o güzelim kara parçasını, o sevimli Akdeniz burnunu da beton saldırısıyla yok etmeye geldi sıra... Karpaz'da yaşama geçirileceği söylenen devasa projeler dilden dile dolaşıyor... Oralarda fır dönen yabancı yatırımcılardan söz ediliyor...
Korkarım ki, Karpaz doğasının fena halde ırzına geçileceği günler yakın... Boşluklarını sinesinde barındıran göstermelik yasalar ve yasaklar da önleyemeyecek bunu...Zaten yatırımcıların heveslenebileceği başka neresi kaldı ki artık Kuzey Kıbrıs'ın?...
Mağusa kentinin varoşlarından yürüyüşe geçen beton canavarı, Salamis romantizminin üzerinden buldozer gibi geçti... Yeni İskele ile buluştuktan sonra Boğazköy'e yönelip burunda ilerlemeye koyuldu... Koynunda yeşille maviyi seviştiren Bafra'nın işgali uzun sürmedi... Dipkarpaz'a çok kısa bir yol kaldı...
Ve beton canavarı, o yolu da adına "elektrik" denen çağdaş enerjinin sırtında aşabilmek için pusuya yattı şimdi...
* * *
Birkaç gün önce, o dayanılmaz hale gelen ilk yaz sıcağında, çok sıkıntılı bir halimde kendi kendimle yüzleşme yeri olarak seçmiştim Karpaz'ı... Dümenimi kırdım oralara kaçtım. Ama kendi gerçeklerimin yanı sıra Karpaz gerçekleriyle de yüzleştim o gün orada...
Bafra'ya kadar uzanıp pusuda bekleyen beton canavarına baktım ürkek gözlerle... Perendesini almış bekliyor elektrikten alacağı desteği... Pusuya sığmayacak kadar da haşmetli o yepyeni tesisleriyle...
Bu desteğin asla verilmemesi için yurtsever çevreciler ayakta... Ama yörenin mağdur ve ezik insanlarına dertlerini anlatmakta zorlanıyorlar... Neredeyse düşman gözüyle bakanlar var Karpaz'da dolanan çevrecilere... "Siz bizim gelişmemize ve mutluluğumuza engel olamazsınız" diyorlar açıktan açığa...
Aslına bakılacak olursa, haklıdır bu insanlar... Enerji yaşamın kaynağı olmuştur her zaman... Su, hava ve toprak kadar önemli ve vazgeçilmez...
Ama enerjiye kavuşmanın başka yolları da var termik santraller dışında... Buruna doğru ard arda direkler dikilip elektrik hatları döşenirken, hiç ırgalanmadı diğer alternatif enerji kaynakları maalesef...
Enerji sorununun alternatif çözümleri günümüzde sayılamayacak denli çok... Güneş, rüzgar ve hatta denizin dalgaları ne güne durur!.. Bu seçenekler ise, yöresel çözümler için, Karpaz'ın bakir koynunda yeterince var... Havada, karada ve denizde...
Bilim adamları bu gerçeğe işaret ettiler aylar boyu... Ama dinleyen kim?.. Dinletemediler...Tutucu kafalardaki engeller aşılamadı bir türlü...
Onlara göre termik santralin yerini hiçbir santral tutamaz... Dededen ve babadan kalma bir inanç!.. İlle de termik santral üretimi klasik enerjiye takılmış o kafalar... Tüm yorumlar, hesaplar, tartışmalar ve kavgalar da bu takıntıya göre yapılmıştı ve iş olacağına vardı...
O gün Karpaz gezimde çevreye baktıkça şunu düşündüm: Termik santral enerjisinin dışındaki alternatifler denenseydi, Karpaz daha bir romantik, daha bir güzel ve daha bir özgün olacaktı...
Rüzgar değirmenlerinin kanatlarının Karpaz'da döndüğünü düşünün... Ya da güneş ve deniz panellerinin güneş ya da mehtap ışığında pırıldarken kendi hallerinde sessizce enerji depolamalarını...
Bu dekorların bakir Karpaz'a kazandıracağı manzaralar bile ülke turizmine zenginlik katacaktı... Fırsatı kaçırdık yazık...
Benim o gün orada yüzleştiğim kişisel sorunlarımı aşabilme şansım var..
Ama Karpaz, sorunlarını aşabilme bağlamında benim kadar şanslı değil..
|