|
"Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler"...
Onun için aşrı memleketlere verilen kızlara hep üzüldüm içten içe...
Bu egoizm denen ruh halinin değil, kültür farklılığının açmazlarını yakaladığımdan olacaktı...
Bu türküyü yıllar önce duymuştum...
Yıllar ağır aksak geçiyordu o zamanlar...
Başkentin bıçkın çocuğu...
Kurak bir ortamda yaşam sürdürüyordu...
İç dünyasında neleri taşıdığını bir sır gibi gizliyordu...
Aylardan kasımdı, üşüten bir kasım...
Ve lacivert ceketli bir adam, o gece son yolculuğuna çıkıyordu...
Bu ürkütücü saatler, dibe vuracak yılların da işaretini veriyordu...
***
Aradan zaman geçti...
Mevsimler bazen diken, bazen gül takıp geçti...
İnanılmayacak olaylar, inanılmayacak serüvenler yaşadık...
Bir kez olsun yaşadığımıza şükrettik mi? Ben anımsayamıyorum...
Ve ölüm aynı haşmetle vuruyordu, hem şahı, hem de fakiri...
Bana bir şey olmaz diyenler, "Aman Allah'ım" diye feryat ediyordu...
***
Zaman akıp geçiyordu...
Yükseklik korkusu olanlar yükselmek için, olmayanlar alçalmamak için uğraş veriyordu...
Bir fincan kahvelik zaman dilimi, yetiyordu hayatınızı idame ettirmeye...
Gözlerin arkasında saklanan gerçek, ısınmadığınız ve hiçbir zaman ısınamadığınız yeni senaryolara yitiyordu sizi...
Ve yardımcı aktör rolü yakışıyordu size...
"Neden?" diye soranlara cevabınız hazırdı aslında...
"Gölgede beni bulanlar, güneşte herhalde parçalarlardı" diyerek...
Cesametinize, yani o devasa yapınıza hayranlık duyanlar ise, size inanmak istemeyeceklerdi...
Ama, gerçek buydu...
İnsanların hayal dünyasında yaşamak istememeleri en büyük isteğiniz olsa da bu mümkün değildi...
***
Yüksek tepeler bahara geç kavuşurdu aslında...
En yüksek tepede bir tutam kar kalırdı yazda bile...
Ama, alçaklara kar yağacağını düşünseydi insanoğlu, her halde bu kadar mağrur olmazdı...
Mağrurluğun bedeli ise, cebi olmayan beyaz elbise olduktan sonra...
Yani cepsiz elbise...
Ve manevi maddi hiçbir şeyi sığmayacak elbise...
|