|
Hüseyin Ruso, o köyün bir simge ismiydi...
Belki de ilk yükseköğrenim görmesinden kaynaklanan bir ayrıcalıktı bu...
Farklı bir insandı...
Sportif bir yapıya sahipti...
Sağlam kafanın sağlam vücutta bulunurun benim tanıdığım ilk savunucusuydu...
İçtiği sigara "Matine" olarak adlandırılan, ancak şimdilerde piyasada olmayan bir markaydı...
***
Bir simgeydi Hüseyin Ruso...
Beyaz atleti ve beyaz pantolonu kendisine en fazla yakıştırmayı bilen adam...
Lefkoşa'nın değişik bölgelerinden birçok insanın bizim köye gelmesinin ilk adımlarını atan adamdı da...
Babası Ahmet Dayı, sporla ilgilenenlerin tek adresiydi...
Ahmet Dayı, dudak tiryakisiydi ve içtiği sigara o günlerin popüler sigarası "Player's" ti...
Mavi beyaz bir pakette satılırdı, üstelik filtresizdi...
Sigaranın külü uzar gider, sonunda düşer, Ahmet Dayı cebinden başka bir sigara çıkarır, tükenen izmaritini onunla yakar ve yaşama devam ederdi...
Belli ki kibritten tasarruf ederdi...
Her zaman amatör kalmaya mahkum bir halk olduğumuzu daha o zamandan keşfettiği için, futbolcuların forma, şort ve çoraplarının temizlenmesinden de o sorumluydu...
Mustafa'sı hariç, diğer üç oğlu da futbolcuydu ve Kaymaklı takımında top koştururlardı...
Eşi Zehra Abla ve kendisi de nedense Hüseyin'e biraz daha fazla düşkünmüşler gibi gelirdi bana...
Belki de onun ömür çizgisinin kısa olacağını sezinlemişlerdi...
***
Hüseyin Ruso renkli bir kişilikti...
Atletik bir yapıya sahip olmak o günler için büyük bir ayrıcalıktı...
Kırık bir aşk hikayesine dönen ilk evliliği, kısa süre sonra noktalanacaktı...
Ayrı dünyaların insanı olduğunu söyleyenlerin çoğunlukta olduğu bir hikayeydi bu...
Bir araya gelişlerinin nedeni ise, yaşadığımız o kuşkulu günlerde aranmalıydı...
Sonunda ayrıldılar da...
İkinci evliliği ise, 25 Aralık 1963 günü öğle saatlerinde sivil halkı, yani yaşlı, kadın ve çocukları düşman ateşinin menzilinden çıkarmaya uğraşırken, kaşlarının ortasına isabet eden bir kurşunla şehit düşecek ve sona erecekti...
***
Kendini pek sevdiği söylenemezdi...
Şimdilerde pek moda olan "önce kendini sev" felsefesi ona ters düşüyordu...
Bu konu beni aştığı için de pek yorum yapmak istemiyorum...
Ama, zehir zemberek bir iz bırakarak bu dünyadan göçtüğünü söyleyebilirim...
En sevdiği türkü ise; "Nem alacak felek benim" türküsüydü...
***
Son kez onu 23 Aralık Pazartesi günü görecektik...
Türker ile birlikte yanına sokulacak, ona "Neler oluyor?" diye soracaktık...
Bizden sorumlu bir veli gibi kaşlarını çatacak, "Buradan acele uzaklaşın, bir kör kurşuna hedef olursunuz" diyecekti...
Sırtında yakası kürklü pastel renkli bir mont vardı...
İki gün sonra düştüğü yerde o montu sırtında olacaktı...
Üç taraftan kuşatılmış mermisiz ve umutsuz kalmış köyünü savunmak için Lefkoşa'ya ateş altında gidecek, ancak eline sıkıştırılan tek mermi ile geri dönecekti...
Bu tek mermi ise hikayenin özeti diyenleri haklı çıkaracaktı...
|