|
Uzun bir tatilin ardından, son iki hafta da sayfayı yapamayınca uzun bir ara oldu kuşkusuz.
Yıllardan beridir ilk kez kesintisiz uzun bir tatil yaptım.
Her zaman izinlerimi parça parça alırdım ama bu kez birleştirilmiş kullanayım dedim, çok da iyi oldu.
Meğerse ne kadar ihtiyacım varmış tatile.
Kendimizi gazeteye kapatıp, otomatiğe bağlanınca ne kadar yorulduğumuzun, ne kadar sosyal hayattan koptuğumuzun, sevdiklerimizi, yakınlarımızı ne kadar ihmal ettiğimizin farkına varamıyoruz.
Her gün ülkenin ve dünyanın dört bir tarafından gelen haberlerle uğraşıyoruz diye kendimizi dünyalı sanıyoruz, dünyayla, hayatla barışık sanıyoruz...
Halbuki büyük bir yanılgı içerisindeyiz, ofisin kapsından çıkmadan, kapalı devre bir dünyada yaşamak ne kadar sıkıcıymış aslında da farkında değilmişiz.
Haftalık izinlerimde bunu fark edemiyorum çünkü haftanın yorgunluğunu atacak uzunca bir uykudan sonra, kalkıp da bir köy turu yapana ve düğünlere yetişene kadar izin geçip gidiyor zaten.
Hatta kısa süreli aldığım izinlerde de anlayamıyorum, çünkü yapacak işlerim o kadar birikiyor ki onları yapana kadar izin bitiyor da farkına bile varamıyoruz.
Kendime gelmem için bana uzunca bir tatil lazımdı demek ki.
Her gün önünden geçtiğim parkta, çocukların yarattığı coşku dolu dünyayı, sağlıklı yaşam için yollara dökülen çoğunluğu yaşlı tatlı insanları, çocukları ile gezintiye çıkan ailelerin güzelliğini, köpek geziden hayvan severlerin mutluluğunu pek fark edemiyordum yorgun argın eve giderken.
Her yeni gün, bir an önce kendimi işe atıp sabah toplantısına yetişmek, sonra da ardından bitmek bilmez telefonlar, misafirler, iş yoğunluğu, basın toplantısıydı, kazaydı, yangındı, şu sorundu bu sorundu, şuydu buydu derken gün bitiyor, ardından da bir an önce işten eve dönüp işin yorgunluğunu dahi atamadan kafamı yastığa koymaktan öte gidemeyen bir yaşam...
İnanın, işimi sevmesem pek de katlanılacak bir tempo değil.
Aslında benimkisi sevgiden de öte bir saplantı, bir kara sevda sanki, yoksa ben olmadığımda yerime bakacak çok yetenekli arkadaşlarım var, onlara güvenim de sonsuz ama kendime işkence edercesine saatlerimi gazetede geçiriyorum yine de.
Mesaimin dışına sarkan saatlerimi gazetede geçirmek, ona da bakayım, buna da bakım, bu telefon konuşmasını da bitireyim diye diye saatler akıyor da akıyor ve gün bitiyor, hatta günün de ötesine bir sonraki güne geçip gidiyoruz çoğu kez.
Kimi arkadaşlar bu tavrımı “enayilik”, kimisi de “bir tür mazoşistlik” diye niteliyor ama yanılıyorlar, benimkisi “meslek aşkı” aslında, biraz da fazla kaçan “sorumluluk duygusu”...
Kimse kolumdan tutup da zorla “böyle yapacaksın” demiyor ki, bu benim seçimim ama anladım ki dengeyi kurmak lazım, aşırıya kaçınca insan sevdiklerini de ihmal ediyor, güzelliklerden tat almayı da unutuyor.
Bu uzun tatilde yurt dışında değildim, buralardaydım, gündemi takip etmeye çalıştım, her gün üç- dört gazete aldım, bizimkilerin tepkisine rağmen zaman zaman haber kanallarını, ana haber bültenlerini izledim.
İzinli olduğum dönemde yazacak çok şey de oldu ama yazmadım, “izinde iş yapmayacağıma” söz vermiştim çünkü.
Evet, bir özeleştiri yaptık kendimize, bakalım kendi kendimize verdiğimiz sözü tutabilecek miyiz?
************
MESELE “GÜVENSİZLİKTİR”
İnanın Karpaz’a elektrik götürülmesi konusunda bir şey yazmak istemiyorum.
Zaten bu konuda o kadar çok şey yazıldı, söylendi ki artık söylenecek söz de kalmadı.
Ancak yine de birkaç satır yazmaya mecbur hissettim kendimi.
Aslında Karpaz’a Zafer Burnu’na elektrik götürülmesine muhalefet edenlerin ortak çıkış noktası, “yönetenlere güvensizliktir”...,
Evet “güven sorunu”, yoksa bu yüzyılda elektriğin olmadığı bir bölgeye elektrik götürülmesini kim istemez ki?
Gelmiş geçmiş tüm yönetenlere, politikacılara yönelik güvensizlik olmasa, bu iş bu kadar büyümezdi, bu kadar tepki doğmaz, bu kadar konuşulmaz, bu kadar yazılmazdı.
Elbette ki tüm politikacıları aynı kefeye koymak insafsızlıktır ama kabul etmek gerekir ki politikacılar bu ülkede insanları çok kandırdı, çok hayal kırıklığına uğrattı, çok üzdü...
Seçim dönemlerinin melek yüzlü, anlayışlı, kucaklayıcı politikacıların kimisi şeytana dönüşüp insan çarptı, kimsisi kayıplara karıştı, onları bulmak, konuşmak imkansız oldu, kimi verdiği sözleri unuttu, kimi eleştirdiklerini unutup aynılarını yaptı...
Kimi muhalefette başka, iktidarda başka söyledi, tanıyamadık kimisini sanki onları kaçırdılar yerlerine klonlarını yolladılar...
Neler görmedik geçmişte, insanlara dünyayı dar ettiler, partisini söylemeye korktu insanlar, mitinglere gitmek dünyanın en büyük suçu gibi kabul edildi, insanlar işlerinden oldu, yolsuzluğun, peşkeşin, adam kayırmanın alasını gördü bu millet.
Dönelim şu Zafer Burnu’na elektrik götürülmesi konusuna; hükümet diyor ki “yasa yapacağız, oraya yerleşim olmayacak, tesis yapılmayacak.”
Tamam, iyi tarafından bakalım, hükümetin iyi niyetli olduğunu düşünelim, oraları bu çağda elektriksiz bırakmamaktan öte bir niyetleri olmadığına inanalım.
Ben diyorum ki bu ülkeyi yönetenlerde iyi niyetten öte “irade” olması lazım, bu iş “iyi niyetle” bitmiyor.
Yasa olacakmış, tüzük olacakmış, söyleyin Allah aşkına kim takıyor bu ülkede yasaları?
“Önce yasayı delip ardından kitabına uydurma” bu memleketin özelliği olmuş adeta.
İskele Kaymakamı feryat ediyor, Karpaz bölgesindeki ek kaçak yapıların önüne geçilemiyor, Apostolos Andreas Manastırı önündeki çingene pazarı dahi kaldırılamıyor, siz hangi yasadan bahsediyorsunuz?
Adam izin verilen kat sayısını aşıp yıldızlara ulaşacak, “eh ne yapalım, şimdi yıksın mı adam binayı” diye izin verirseniz, eski hali artık haritalarda, kartpostallarda kalmış Beşparmak Dağları’nın bir bölümü oyulup, dişi çıkmış adama dönüşürken, “eh ne yapalım memlekete çakılı yurt dışından mı getirelim?” derseniz size insanların “biz yasa yaptık koruyacağız” demenize inanmasını mı beklersiniz?
Memlekete anlı şanlı bir otel yapılmış, otel bittikten ve açıldıktan sonra, hiçbir izin alınmadan yapıldığını söylüyor ilgili meslek örgütünün odası.
Peki ama o odalar neredeydi, devlet, hükümet neredeydi o zamana kadar?
Adamların yaptığı kulübe değil (ki kulübeyi bile fark etmeniz gerekir), koskoca bir tesis ve şimdi gelip de “her şey kontrolümüzde” diyorsunuz.
Yine anlı şanlı bazı oteller arıtma tesislerini kullanmak yerine atıklarını borularla denize boşaltıyor, acaba ne yapıyor hükümet, “yapma” diyebiliyor mu?
Anlı şanlı tesisler denizin içine kadar girip, iskeleler, ek bölümler yapıyor, kim dur diyebiliyor onlara.
Önüne gelen sahilleri kesip, denize giriş için para topluyor, tüm toplumun ortak malı için, hangisine engel olabiliyorsunuz?
İşte canlı örnek; Girne bölgesinin ovası, dağı, taşı bina doldu, durum içler acısı, gelecekte Karpaz’ın da böyle olmayacağı ne malum?
Dipkarpaz’dan buruna kadar olan mesafede yapılan kulübelere, kaçak yapılara elektrik verilmeyeceği söyleniyor, oralarda yapılaşma olmayacağı da vurgulanıyor e peki öyleyse neden 11 bin volt elektrik götüreceksiniz?
Yarın Ankara’dan, AKP Hükümeti tarafından buralara da bir işadamı gönderilir, “tesis yapılacak” denirse ne diyeceksiniz?
Gelmiş geçmiş hangi hükümet Ankara’nın emirlerine karşı gelebilmiş ki?
Hade siz kızdınız, gelen talebe karşı durdunuz, bastınız istifayı gittiniz diyelim, sizden sonra gelenlerin karşı çıkacağını mı düşünüyorsunuz?
Bu halkın başı çok tokuştu, çok şeyler gördü, endişesi bundandır, sorun “güvensizlik” sorunudur, yoksa deli değildir ya bu insanlar bu çağda elektriğe karşı çıksın.
Memleket normal memleket değil ki herkesin gönlü rahat olsun.
****************
TAK YÖNETİM KURULU ÜYELİĞİM
Yayın Yüksek Kurulu (YYK) yönetim kurulu üyeliğimizin ardından, TAK yönetim kurulu üyeliğimiz de oldu. İzinli olduğum günlerde bazı sevgili arkadaşlarımın ısrarıyla bu işi de giriştik.
Bizim gibi yoğun insanlara aslında bu gibi işler zor geliyor ama buralara da bir katkı koyabilirsek ne mutlu bize.
YYK’da da TAK’da da “vatan kurtarma” iddiasında değilim ama elimden gelen katkıyı koymaya çalışırım.
TAK yönetim kurulu üyeliğinin bir de duygusal yönü oldu benim için.
Bir zamanlar işe alınmak için önüne çıktığım yönetim kurulunda şimdi görev alacağım.
Kuşkusuz o günkü yönetim kurulundan geriye bir tek Sayın Emir Ersoy kaldı.
Yıl 1996 idi yanılmıyorsam, TAK’daki diğer arkadaşlar gönlümü kaldırmışlardı “sen gireceksin” diye.
Çünkü katılanlar arasında az sayıda gazeteci vardı ve gazeteciliğin iki yönünü hem yazı yazma, hem fotoğraf çekme işini yapan tek bendim.
Aslında o günlerde Yenidüzen’deki işimden de memnundum ama “devlet işidir, garantidir” ısrarları etkili olmuştu üzerimde.
Üstelik de “fotoğrafçı” kadrosuydu, evet fotoğraf da çekiyordum, hatta karanlık odada fotoğraf basmayı da biliyordum ama yine de benim hayatım “yazmaktı”, “fotoğraf” ikinci planda gelirdi.
Yine de TAK’daki arkadaşlar, “sen buraya kapağı at, muhabirlik de yaparsın” diyordu.
Sınav zor değildi ama mülakatta canımı çıkarmıştı Sayın Sabahattin İsmail.
Kimseye soru sormak için fırsat vermemiş, ardı ardına Kıbrıs sorunu ile ilgili sorduğu sorularla beni şaşkına çevirişti.
İlk sorusu; “Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatı’nı niye başlattı?” olmuştu.
Söylediğim hiçbir şeyden tatmin olmuyordu Sabahattin Abim, Yenidüzen’den geldik ya beni baskı altına almıştı, “Sen bu Kıbrıs sorununu pek bilmiyorsun” gibilerden beni tahrik edecek sözler de söylüyordu.
Sonunda Sayın Mehmet Akar dayanamamış, “bırak yahu birkaç soru da biz soralım” diyerek beni Sabahattin İsmail’in elinden kurtarmıştı.
Yıllar sonra geçen aylarda İngiltere’den dönerken Sabahattin İsmail ile uçakta yan yana oturduk ve ona bu mülakatı hatırlatarak, “Eğer TAK’a alınmamamda senin o gıcık soruların rol oynadıysa sana çok teşekkür ederim” dedim.
Sözlerim çok içtendi, sitem etmiyordum, gerçekten de o TAK sınavının ardından (ki o gün yemin edip, bir daha devlet işi için sınava girmedim) daha sonra hayatımın şekli çok değişti.
Eğer TAK’a alınsam, bu günkü konumum da olmayacaktı, eşimi de tanımamış olacaktım, çok daha farklı bir yaşama yelken açacaktım.
Aslında o sınavı kaybetmek, şimdi hepsini saymayayım ama daha sonra önüme çok daha güzel şeyler açtı.
Sabahattin İsmail, aslında sınavdan önce başka iki kişi üzerinde durulduğunu, benim alınmayacağımın daha sınav yapılmadan belli olduğunu, kendisinin orada bir prosedürü yerine getirdiğini söyledi.
Yani figüran olmuştum ben orada.
Olsun, vallahi en ufak bir kızgınlığım yok, her kim başkasının alınmasına sebep oldu ve beni TAK’a almadı, herkese çok teşekkür ederim.
Başkası dediğim kişi de Halkın Sesi’nde 6 ay birlikte çalıştığımız, sevdiğim arkadaşım Hüseyin Sayıl idi, iyi ki onu almışlar, fotoğrafçılığını ilerletip kitap yaptı, sergiler açtı.
Yıllar sonra, Hüseyin’i almalarının çok isabetli olduğuna inandım.
Sınavı kaybetmem, hem benim mesleğimde önümün açılmasına, hayatımın başka güzelliklere açılmasına neden oldu, hem de TAK’a alınan Hüseyin Sayıl’ın fotoğrafçılıkta önünün açılmasına, bugünlere gelmesine vesile oldu.
“Her olmayan işte bir hayır vardır derler” ama bizim olmayan TAK işinde, iki hayırlı durum olmuş...
***************
ÖNÜMÜZ AYDINLIK MI Kİ?
Sayın Cumhurbaşkanı çok marazi bir toplum olduğumuzu, her yeri karanlık gördüğümüzü söyleyip, bu durumdan şikayetçi oluyor.
Marazi olmamak elde mi?
Gerçekten de önümüz karanlık değil mi?
Bırakın iç konularda da yığınla sorun var, en büyük karanlık Kıbrıs sorunun belirsizliği değil midir?
Kıbrıs sorunundaki kara tabloyu her gün bize anlatan siz değil misiniz?
Siz bize ışık verebildiniz mi ki Kıbrıs sorununda da ileriye umutlu bakmamızı istiyorsunuz?
|