|
Geçtiğimiz günlerde gazetede bir haber ilişti gözüme.
Küba'da cep telefonu kullanımı serbest bırakılmış.
Bugüne kadar, sadece devlet görevlilerinde ve yabancılarda bulunan cep telefonunun, halk tarafından da kullanılmasına izin verilmesinin ardından, devlete ait telefon ofislerinin önünde de uzun kuyruklar oluşmuş.
Haber "normal" yaşayan, sosyalist rejimlere uzak olan dünya için ilginç bir haber.
Bizim için de öyle.
Kübalıların verdiği röportajlardan anlıyoruz ki, herkes, ilk yazılan olmak istiyor, cep telefonu alabilmek için.
Üstelik, en ucuz cep telefonu, devletin ödediği maaşın dokuz katı olmasına rağmen.
Bu yasağın kalkmasıyla, DVD ve bilgisayar kullanımındaki kısıtlamalar da kaldırılıyor.
Ama evlerde internet kullanımı hala yasak.
Her ne kadar çehresini yavaş yavaş değiştirmeye başladıysa da kapitalist dünyada, ayrıksı bir sosyalist rejim, Küba.
Özellikle son yıllarda, turizm gelirleri önemli bir yer tutuyor, bütçede.
Yani, UNESCO tarafından "Dünya Mirası" kapsamına alınan başkent Havana başta olmak üzere, Küba, turistlerin ilgi odağı.
Özellikle de batılı turistlerin.
Bir turist için Küba ilginç bir yer.
Bir anlamda son kalmış müzeler gibi.
Peki ya Kıbrıs, bir turist için nasıl bir yer?
3 Nisan'da Lokmacı kapısının açılmasıyla birlikte, Güney Kıbıs'tan Kuzey'e de önemli bir turist akışı olduğunu gösteriyor rakamlar.
Uzun kuyruk çilesine rağmen, polisler tarafından kontrol edilen, yarım asırdan fazla zamandır terkedilmiş ve yıkılmaya yüz tutan, örtülü binaların arasından yürümek, keşif yapmaya meraklı bir turist için, kesinlikle iyi bir tatil hediyesi.
Ortası çiçek saksılarıyla kesilen yolun bir tarafından, Kıbrıslı Rumlar, bir tarafından, Kıbrıslı Türkler geçiyor.
Mühür vurduruyorlar vizelerine, kimlik gösteriyorlar.
Sanırım, Küba kapitaslit dünya için neyse, Kıbrıs da sınırlara alışkın olmayan, normal yaşam için o.
Kıbrıs normal bir yer değil.
Küba da hala kapitalist değil.
Ama bu dünya düzeni içinde, artık kimsenin kendini ayıklaması da mümkün değil. Ne kadar kafa tutsanız da yenik düşüyorsunuz, acımasız kapitalist düzene.
Acaba Kıbrıs da ne kadar kafa tutarsa, yenik düşecek mi, sonunda savaş ilkelerine, sanırım esas sorun bu?
Son günlerde, yine iyimser demeçler verilmiyor, liderler arasında.
Bir süre duraklayan demeç düellosu, yine karşılıklı olarak devam ediyor, ne yazık ki.
Üstelik, her iki lider de bu sürecin kendi içinde bir son teşkil edebileceği ve ayrılığın kesinleşeceği görüşünü dile getirirken, yapıyorlar bu düelloyu.
Kimin ne söylediği, kimin önce başlattığı da çok önemli değil, kavgayı.
Sonuçta, her ikisi de aynı şekilde zehirliyor, çünkü barış arayışlarını.
Cumhurbaşkanı Talat, geçtiğimiz hafta, Uzun Yol'da kısa bir yürüyüşe çıktı.
Dünya basınında da ilgi uyandıran bu ziyaret, oluşturulan iyimser havaya desstek veren bir ziyaretti.
Ne var ki, bir taraftan bunlar yapılırken, br taraftan da karşılıklı demeç düellosu, atılan adımları da imaj çerçevesine sıkıştırmaktan öteye gidemiyor.
Bizim çok da alışkın olmadığımız, liderlerden gelen bu barış mesajları, ancak, liderlerin liderlik yapıp, kalıcılaştıracakları bir barış ortamıyla anlam kazanacaktır.
Yoksa, haksız eleştirileri de körükleyen ve "imajdır" yorumlarını beslemekten öteye gidemeyecektir, ne yazık ki.
Politis'de yer alan bir yorumda, Cumhurbaşkanı Talat'ın, Uzun Yol'da, bir CD dükkanında yaptığı seçimler ve arkasındaki mesajlar okundu.
Yazara göre, Talat, Rembetika müzikleri ile Rumlara dostluk eli uzattığını gösterdi. Seçmelerine ne kadar ilerici olduğunu göstermek için Beatles aldı. Hristofias ve yabancıları etkilemek için de Pink Floyd'u seçti.
Mayıs ayında, Güney Kıbrıs'da yapılacak Pink Floyd konserinin, Papadopulos yönetiminin ilgisizliği ve yeterli finansmanın bulunamaması nedeniyle iptal edildiği haberleri vardı, geçtiğimiz hafta Güney'de.
Oysa, grup, yeşil hatta, 1990 yılında Berlin'de verdikleri konserin benzerini vereceğini açıklamıştı.
Keşke bu kez konsere Talat ile Hristofias ortak bir ilgi gösterebilse.
İşte o zaman Pink Floyd seçimi daha anlamlı olur.
Eğer karşılıklı olarak, her iki taraf da samimiyse attıkları adımda, liderliklerini kullanarak, fotoğraflardan gerçek yaşama inmeleri gerekiyor.
Bir gün sıcak mesajlar verilip, gülümseyen fotoğraflar çektirilirken, diğer gün, laf dalaşına girmek, kimseye birşey kazandırmaz.
Ve bizim, artık samimiyet sorgulayacak kadar lüksümüz yok.
Bizim, artık gerçekten inanarak inşa edeceğimiz bir barışa ihtiyacımız var.
Hatta buna dünden daha fazla ihtiyacımız var.
Ama oluşturulamayan bir barış ortamında, yarının bugünden daha az ihtiyaç duyabileceği de bir tehlike var, karşımızda.
Bugün yapamadıklarımız ile birlikte, yarın barış ortamlarını konuşmak, gereksiz bir cümle olarak kalabilir.
|