Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
64 bin 552 alışveriş
2 bin ağaç elektrik kurbanı
HSBC kriz içinde atılım yaptı
Haftalık yıldız falınız
Bağcıl'ın 4. yabancısı Enio Da Silva
Türkiye ikinci yarıda: 2-1
Futbolda alt yapı antrenörleri belirlendi
Sabri Ugan spor yazarları ile buluştu
TRİO
Küba Büyükelçiliği konusunda Güney'deki tartışma sürüyor

YORUMLANANLAR
Avukatlara getirilen yasak hukuka aykırı [2]
Çiftçi ve hayvancıya DESTEK PAKETİ [2]
UBP anahtarı UBP'lilerde olmalı [3]
Büyük sınav [1]
Gazimağusa'da 26 köyde elektrik kesintisi yapılacak [1]
Mahkemelerden rekor cezalar [1]
Küfür etti diye öldürüyordu [1]
Bulutoğluları: Artık ipler koptu [3]
4 ay hırsızlıktan arandı adaya girerken yakalandı [1]
14 yaşındaki kızla cinsel ilişki [4]



1974'ten birkaç yaprak

Bilbay Eminoğlu

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   20 Temmuz 2008, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Bugün pazar...

20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı...

Yine nostalji yazacağım...

Sizi günümüzden 34 yıl öncesine, 1974'e götüreceğim ama tabii ki anlatacaklarım o yılın 15 Temmuz'unda gerçekleştirilen Yunan darbesi ve bunu beş gün sonra, 20 Temmuz'da izleyen, Türkiye'nin Barış Harekâtı'yla ilgili unutamadığım ilginç anılarımdan oluşacak.

Başımdan neler geçti bir bilseniz.

İlginizi çekeceğine inanıyorum.

 

                                                                           ***

Zamanın Bozkurt gazetesinde 1960 yılında göreve başladığımın 14'üncü yılıydı...

Haliyle gençtim, enerjiktim ve hayallerimi süsleyen gazeteciliğe sevdalıydım...

Yerimde duramaz; bir olaydan ötekine koşardım.

Bozkurt'un, sayısız haber, fotoğraf ve röportajlarımla dolu arşivleri, hızlı gazetecilik yaşamımı yetmez anlatmaya..

O yılın, tarihe geçen iki önemli olayı, Yunan darbesi ve Türkiye'nin Barış Harekâtı'nı da yaşadım...

Hem de nasıl; canım avucumda...

Bir maceradan başka bir maceraya koşarak!...

Gazeteci milleti "Tarihe tanıklık ettim" demeye bayılır ama gerçekten çok önemli olayların içindeydim.

                                                                             

                                                                          ***

15 Temmuz 1974... 

Günlerden pazartesi...

Pek anımsamıyorum ama saat 10.00'a geliyordu ya da biraz daha erkendi galiba...

O zamanki çalışma arkadaşlarımdan sevgili Ahmet Alper'le gazetedeydik.

Birden, Rum kesiminde Yunan subayları ve EOKA B militanlarınca Makarios'a karşı darbe yapıldığı, Makarios'un öldürüldüğü, Rum başkanlık sarayının Alevler içinde olduğu haberi geldi.

Bu beklenmedik olayın, Türkiye'nin müdahalesine bir kıvılcım yaktığını, beş gün sonra adaya çıkarma yapacağını o saatlerde nerden bilecektik.

Artık durur muyum yerimde...

Alper'in, o zamanlar çok gözde olan "kaplumbağa" Volkswagen bir arabası vardı.

Plakası hala belleğimde: AQ710

Fotoğraf makinesini, bir de o zamanlar yeni aldığım güçlü teleobjektifi kaptığım gibi "Hade atla arabaya, gidiyoruz" dedim Alper'e.

Alper benimle göreve çıkmaya bayılırdı. Zaten gece gündüz hep beraberdik; boş zamanlarımızda yer içer, gezerdik.

Birden aklıma geldi... Arabanın ön ve arka camlarına "PRESS" yazılı birer karton yapıştırmalıydım.

Matbaada kullandığımız en büyük harflerle aceleyle hazırladım ve bastık gaza.

Ne var ki, gelen haberler, Güney'e geçmemizin çok riskli ve tehlikeli olduğunu gösteriyordu....

Makariosçularla darbecilerin birbirine girdiği, yer yer çarpışmalar olduğu, bombalar patladığı, yollara barikatlar kurulduğu söyleniyordu.

Bu yüzden Alper'e, "Önce Baf Kapısı'ndaki hisarın üzerinden (Yiğitler Burcu) durumu bir izleyelim bakalım" dedim, "Tamam" dedi.

Burcun ucundan bir baktık; Millet Bahçesi ile Baf Kapısı polisi arasındaki yol kavşağının ortasında, topunu Rum Telekomünikasyon İdaresi (CYTA) binasına çevirmiş kocaman bir tank.

Güney'e geçenler bilir. Oradaki çemberin içinde EOKA'cı Markos Dragos'un heykeli de var.

Ağaçlar, bulunduğumuz yerden görüntü almamı engelliyordu. Alper'e aşağıya ineceğimi, bu görüntüyü kaçırmamamız gerektiğini söyledim. Ama nasıl?

Bir pantolondan olma pahasına, boynuma asılı teleobjektifli kameramla birlikte kıç üstü yavaşça sıyrıldım aşağıya ve bir köşeye çömelerek çaktırmadan üç beş kare aldım.

Ön planda Dragos'un heykeli, hemen yanında bir tank, birkaç asker; arka planda telekomünikasyon dairesi.  Ön sayfa için müthiş bir fotoğraf olacaktı..

Daha sonra, indiğim yerden yukarıya tırmandığımda zoru başarmanın sevinci içindeydim.

Sadece o fotoğraf bile haber için yeterdi ama daha da çarpıcı görüntüler almak için Rum başkanlık sarayına gitmeye karar verdik...

Hemen atladık arabaya ve Ledra Palace'tan geçtik Rum kesimine.

Barikat falan yoktu.

                                                                                       

                                                                              ***

Şansımız yaver gitti, ciddi bir engelle karşılaşmadık...

Kimse de Kıbrıslı Türk olduğumuzu anlamadı.

Top mermilerinden kısmen yıkılmış ve yanmış başkanlık sarayını, sokaklardaki askerleri, tel örgülü barikatları, boş sokakları falan yansıtan epeyce fotoğraf çektim ve ansızın başımıza bir şey gelmesin; fotoğraf makinesine, çektiğimiz fotoğraflara el konulmasın düşüncesiyle süratle Türk kesimine dönmeye karar verdik. Ne olur ne olmaz diye makinedeki filmi de geri sararak makarayı hiç bulunamayacak bir yere gizlemiştim.

Nasıl olduysa dönüşte kendimizi Mağusa Kapısı'nda bulduk. Bir baktık ileride yol ortasında bir barikat... Arabayı Alper kullanıyordu, hemen durmasını söyledim, durdu. Makineyi arka koltuğa koydum, üzerini, arabada ne varsa

şununla  bununla kapattım ve "PRESS" yazılı kartonları söktüm... "Sür" dedim Alper'e...

Barikatta, şişman, kan ter içinde, üstü başı dağınık, telaşlı bir Rum askeri vardı, elinde de bir mavzer. Hemen dikildi karşımıza.... Otomobilden inmemizi söylemedi ama ben kendiliğimden indim ve temiz bir Rumcayla, "Kıbrıslı Türk olduğumuzu, yolumuzu kaybettiğimizi söyledim ve  Türk kesimine nerden gideceğimizi sordum.

"Olo işa... olo işa" (Dosdoğru... Dosdoğru) dedi, arabanın içine kısa bir göz attı ve çekip gittik.

Gazeteye geldiğimizde dünyalar benim olmuştu. Hemen filmi temizlemek ve tabetmek için karanlık odaya girdim.

Manşet kafamda çoktan hazırdı: "Darbeden ilk fotoğraflar"...

Ertesi günkü Bozkurt, sekiz sütuna manşet bu başlıkla çıktı ve yok sattı...

Ve ne oldu biliyor musunuz...

Dünyaca ünlü Associated press (AP) ajansından geldiler, çektiğim o fotoğraflardan istediler. Rahmetli patronum Cemal Bey de, birkaç fotoğraf değil, filmi olduğu gibi verdi onlara.

 

                                                                             ***

20 Temmuz Barış Harekâtı'yla ilgili anılarımı bu köşeye değil, inanın, içtenlikle söylüyorum kocaman bir kitaba sığdıramam.

Burada size yalnızca, 14 Ağustos'taki ikinci harekâtta yine Alper'le birlikte yaşadığımız ve ölümle burun buruna geldiğimiz bir olayı anlatacağım.

Alper'e sordum, o da pek anımsayamadı.

"Harekâtın ikinci ya da üçüncü günüydü galiba" dedi.

Yine Vokskwagen'ine girmiş ve orada neler olup bittiğini görmek için Omorfo'ya (Güzelyurt) gitmeye karar vermiştik. Bu kez arabanın camlarında Türkçe olarak "BASIN" yazılıydı... Bir de Türk bayrağı almıştık yanımıza.

Ve bir değnek üzerine tutturarak camdan dışarıya uzatmıştık.

Direksiyonda yine Alper vardı... Ben yanında bayrağı tutuyordum.

Girne üzerinden gidiyoruz Omorfo'ya.

Mirtu'da  (Çamlıbel) durduk ve Türk askeri makamlarından yazılı izin aldık.

Arada bir harekâttan kalan görüntülere rastladığımız birkaç saatlik bir yolculuktan sonra Omorfo'ya vardık ve bilmediğimiz bir yoldan kasabanın içine girdik.

Sokak sokak dolaşıyor ve kimseleri göremiyorduk.

Ne asker vardı ne de sivil birileri.

Bir sokaktan geçerken ansızın az ilerimizde bir insan kalabalığıyla karşılaştık. Kahvehane ya da kulüp binası gibi bir yerin önünde 30- 40 kişilik bir grup vardı. Ayaktaydılar. Türk mü, Rum mu oldukları konusunda tereddüde düştük. Bayrağı içeriye mi alsak, dışarıda mı tutsak derken kalabalığın şaşkın bakışları arasında oradan geçip giderken. kimsenin bize iyi bir gözle bakmadığını fark ettik. Alper'in elini dışarıya çıkarıp onları selamlaması da karşılık bulmadı. O zaman o insanların Rum olduğundan kuşkumuz kalmamıştı.

Alper gaza basarken dikiz aynasından, kalabalıktan üç beş kişinin bir arabaya atlayarak arkamızdan geldiğini fark etti. Bir an önce kasabanın içinden çıkmaya çalışıyorduk ama yol sokak bilmiyorduk, rasgele gidiyorduk.

Bu satırları yazarken Alper'e telefon açtım ve olayı anımsattım. Gülmekten kırıldı... "Hatırlarmın" dedi, "Bana hep sola dönmemi söylüyordun. Gerçekten de öyle, hep "sola dön" diyordum ona. Öyle gelmişti bana, ne bileyim sola saparsak ana yola çıkacağımızı sanıyordum...

Nitekim çok sürmeden, üzerinde "Lefka" yazılı tabela bulunan bir yolda bulduk kendimizi ve ok işaretinde daha da 

gazladık arabayı. Arkamızdaki araba kaybolmuştu.

Biraz yol aldıktan sonra ileride tam karşımızda Türk askerlerinin barikatıyla karşılaştık... Karşımızda Türk bayrağı dalgalanıyordu. Arabadaki bayrağı daha da dışarıya çıkardım ve sallamaya başladım...

"Tamam" dedim Alper'e, "İşte Türk askerleri, kurtulduk."

Yavaşladık ama bir de ne görelim, askerler mevzi almış, silahları üzerimize doğrultmuşlar.

Birden ne yapacağımıza karar veremedik. Alper de ben de başımızı dışarıya uzatıp "Türküz"diye bağırmaya başladık. Ne var ki askerler pozisyonunu bozmadı.

Tel örgülere üç beş metre kala durdurduk arabayı ve yanımıza gelen teğmene Kıbrıslı Türk ve gazeteci olduğumuzu söyledik. Askerlerin eli hâlâ tetikteydi...

Teğmen hayret etti ve adeta çıkıştı bize..

"Kardeşim nerden girdiniz siz oraya? Daha temizlemedik biz orayı. Silahınız da yok, büyük tehlike atlattınız."

Sarıldık birbirimize...

Gördüklerimizi anlattık, ayaküstü biraz sohbet ettik ve sevgiyle uğurladılar bizi...

 

                                                                                   ***

Daha anlatacak çok şey var ama bu haftalık da bu kadar diyelim...

Siz değerli okurlarımın ve tüm halkımızın Barış ve Özgürlük Bayramı'nı kutlar, şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyorum...

Haftaya yeniden buluşmak umuduyla esen kalın.

   562 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
12 Ekim 2008, Pazar   İnsanı ağlarken bile güldüren adam: Mağusalı Ahmet (I)
11 Ekim 2008, Cumartesi   Okurlardan güncel konulara ilişkin görüşler...
10 Ekim 2008, Cuma   Yatıp kalkıp dua edin bu halka...
08 Ekim 2008, Çarşamba   "Keşke bu otomobil keşfedilmesiydi"
07 Ekim 2008, Salı   Görünen köy kılavuz istemez
05 Ekim 2008, Pazar   Eski Lefkoşa'nın eskileri
04 Ekim 2008, Cumartesi   Böyle hükümetçilik, böylesine ciddiyetsizlik olur mu?
30 Eylül 2008, Salı   Hayat bayram olsa...
28 Eylül 2008, Pazar   Seydali'nin öyküsü (II)
27 Eylül 2008, Cumartesi   Varan üç!



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.4210 1.4310
1 STERLİN 2.4073 2.4252
1 EURO 1.9296 1.9432



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

HAZIRLANIYORUZ...

Ali Baturay

EROĞLU DÖNMELİ MİYDİ?

Hasan Hastürer

Unutmadan, sesimiz kısılmadan....

Mustafa Doğrusöz

Kırmızı çizgili yıllar(43)

Akay Cemal

Biraz da okuyucu konuşsun... Türk emlaki n...

Ahmet Tolgay

KÜRESEL KRİZ GELİP ÇATTI... ÇIKIŞ YOLLARI ...

Bilbay Eminoğlu

İnsanı ağlarken bile güldüren adam: Mağusa...

Omaç BAŞAT

Önce evimizin içini temizleyelim

Hüseyin EKMEKÇİ

Cevap hakkı...

Dilek ÇETEREİSİ

Kuliste içtiler salonda oy verdiler

Aysu Basri

8-5 İNSAN HAKKI DÜZENİ

Emin AKKOR

Gerçek kabullenmeden çözüm üretilemez

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Dr. İsmail KEMAL

Dünyayı sarsan yedi gün

Oğuz Metiner

Ramazan Bayramınız mübarek olsun sevgili o...

Harid Fedai

Lârnaka Limanı





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital