Kibris Gazetesi
ARŞIV


EN ÇOK OKUNANLAR
Skandalda ikinci perde
Önce araca sonra demir kapıya vurdu
İki çocuğuyla sokağa atıldı
Ayri, Girne'de başka kızları da telefonla arayıp rahatsız etti
Bizim Parti, ÖRP'ye katıldı
Avcılardan ağaç katliamı
Tam uyum

YORUMLANANLAR
Avcılardan ağaç katliamı [1]
Tolga'dan bateri şov [1]
Skandalda ikinci perde [3]
Sevgilisinin boğazını kesti, 6 yıl hapse gitti [1]
Yüz yüze çarpışıp,kaldırıma çıktılar [1]
13. maaş devam edecek, ikramiyelerden vergi yok [3]
Defalarca takla attı, sürücü hafif yaralandı [3]
AİHM'de kayıplar davası görüşüldü [1]
Gece kulübünden kadınları baba yollamış [29]
Gazimağusa'da uyuşturucu operasyonu: 6'sı öğrenci 7 tutuklu [4]
Rusya Rum'a teslim [1]
Yusuf Erol, bugün toprağa verilecek [5]
Lefkoşa'da bıçaklı kavga [1]
Kim olursa olsun, izinsiz inşaatları mühürleyeceğiz [1]
"Bally" belası [1]
Yusuf Erol kurtarılamadı [1]
Girne'de uyuşturucu operasyonu [1]
Esrar çekip ortalığı dağıttılar [6]
Köşeyi dönemedi, devrildi [2]
"Abla beni kurtar" [1]



Eski insanlarımız

Bilbay Eminoğlu

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   7 Eylül 2008, Pazar Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

1930'lu yılların ilk yarısı...

1932 ya da 1933 olabilir.

Yani günümüzden 75 yıl öncesi.

Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki fakirlik, sefalet, açlık kadar olmasa da insanlarımız hala yoksulluk ve sıkıntı içinde.

Günümüzdeki olanaklardan neredeyse eser yok!

 

                                                                              ***

Yaşlı dostlarımdan 82 yaşındaki Mehmet Alibaba'nın, Hamitmandıraları'nda (Hamitköy) yaşayan dedesi Mehmet Alibuba (o zamanlar aile 'Alibubalar' diye bilinirdi) pamuk tarlasında çalışırken ayağına bir pamuk çirpisi batıyor. Ayağını deliyor ve kan akıyor.

Eskiden insanlar bu tür yaralanmaları pek umursamazdı. Mehmet Bey de ayağını bir bez parçasıyla sarmış, işine gücüne devam etmiş olacak ki, ilerleyen günlerde yara çok kötü olmuş, ayağı şişmiş.

Baktı olmayacak, eşeğine atlayıp Lefkoşa'ya geliyor ve bir doktora bakınıyor.

Doktor, ayağını muayene ettikten sonra Mehmet Bey'e hiç beklemediği çok kötü bir şey söylüyor.

-Bu yara kangren oldu, iyileşmez. Keşke ilk günden geleydin. Ne yazık ki ayağının kesilmesi gerekecek.

Adam yıkılıyor tabii.

Ve eşeğine binip köyüne dönmek üzere yola çıkıyor.

Asmaaltı ile Arasta arasında bulunan Küçük'ün Hanı'nın yanından geçerken "Bafidi" diye bilinen bir adamla karşılaşıyor. Selamlaşıyorlar ve adama başına gelenleri anlatıyor.

Bafidi sakin sakin dinledikten sonra, Mehmet Bey'e "Hiç korkma!... Doktorun söylediğine bakma, ayağını sakın kestirme" diyor ve şöyle devam ediyor:

-Şimdi çabuk evine git, hanımına söyle... Biraz kepeğe su katarak lapa haline getirsin ve bir yemeninin içine koyarak yemeniyi bağlasın. Sonra bir tencerede su kaynatsın. Su kaynayınca tencerenin üzerine bir kaç tahta parçası yerleştirip ayağını üzerine uzatacaksın ve kepek lapasını da yaranın üzerine koyacaksın. Bunu birkaç gün yap. Göreceksin ayağın iyileşecek.

Adını dedesinden alan dostum Mehmet Bey'in anlattığına göre, dedesi söyleneni iki gün yaptı ve üçüncü gün yaranın patlayarak içindeki bütün kirli kan ve irinin boşaldığını gördü. 15 gün sonra Mehmet Bey'in ayağında yaranın izi bile kalmadı. Dünyalar onun olmuştu!

 

                                                                             ***

Eski insanlarımız fakirdi, sefalet içindeydi, çoğu zaman karnını katıksız kuru ekmekle doyururdu ama nedense fiziksel açıdan sağlam yapılı, güçlü ve sağlıklıydı. Deyim yerindeyse demir gibiydiler. Yaşamları genellikle ovalarda davar güderek, tarlalarda bir şeyler yetiştirmeye çalışarak ezgi içinde geçmesine karşın şikayetçi değildiler. Arada bir hastalandıklarında bitkiler ve kocakarı ilaçlarıyla deva bulurlardı. Ve uzun ömürlüydüler. Hep duyarız; "Dedem öldüğünde, 95 yaşındaydı" ya da "Babam 80'ini devirmişti ama hâlâ aklı başındaydı, eli kolu sağlamdı, oturup kalmaz, uğraşıp dururdu" falan diye.

Kanserin, kalp rahatsızlıklarının sözü bile edilmezdi. Zaten ne bilirdi insanlar; kanserin, kalp krizinin ne olduğunu.

Belki de o zamanlar da insanlar kanserden ya da kalp krizinden giderdi ama "Vakti geldi, öldü" derlerdi. Bugünkü teknoloji, tıptaki gelişmeler ne gezerdi ki, insanların ölüm nedeni belirlenebilsin.

Eski insanlarımızın güçlü, sağlıklı ve uzun ömürlü olmasının nedenleri arasında, o zamanlar doğanın dengesinin bozulmamış olmamasının da büyük rolü vardı herhalde. Doğa bozulmayınca insanların dengesi de bozulmuyordu.

Mağusa'daki kamp alanında dinlenirken arada bir Mehmet Bey dostumla eski yaşam, eski insanlarımız üzerine sohbetlerimizde aynı görüşleri paylaşırız.

Anlattığı çok şeyi yaşamadım ama, bazı anılar kısmen, çocukluk yıllarımdan benim de belleğimde kalmış...

Günümüzdeki olanaklar yoktu, insanlar fakirdi, zaman olur katık yapacak zeytin bile bulamazlardı ama yedikleri ekmeğe doyum olmazdı.

Bir okkalık kocaman ekmekler bir hafta da kalsa bayatlamaz, benim de hâlâ damağımda olan o eşsiz lezzetinden hiç bir şey kaybetmezdi. Savaş yıllarında içine kuru üzüm katılmış siyah ekmeklerle beslenmeleri bile insanlarımızı yaşam mücadelesinden, zorluklara karşı koymaktan koparmamıştı.

Yokluklara karşı çaresiz değildiler... Sağlıklı olmanın o eşsiz değeriyle yoklukların üstesinden gelebilir; her şeyi yoktan var edebilirlerdi!

Traktör yoksa hayvanlar vardı... Biçer döver yoksa tahta sabanlar vardı... Motorlu araç yoksa katırların çektiği arabalar vardı... Buzdolabı yoksa kuyulara sarkıtılarak soğutulan toprak testiler vardı.... Ve en önemlisi güçleri vardı, tuttuklarını koparırlardı!

                                                                                         ***

Güç dedim de aklıma geldi...

Olmuş, yaşanmış gerçek bir olay.

Bir zamanlar Hamitmandıraları'nda mı yoksa başka bir köyde mi yaşamış, iri yapılı, çok güçlü kuvvetli bir adam varmış. Gücünü bilmeyen yokmuş. Yapacağı bir iş için, kimin gücü yetersiz kalsa onu çağırır, o da hiç ikiletmez hemen gelirmiş.

Deli Veli diye bilinirmiş...

Bütün insanlar gibi o da fakirmiş. Hatta herkesten daha fakir. Gün olur kuru ekmek bile bulamazmış yemeye. Ne ki, herkes ona yardım edermiş, yediğini paylaşırmış onunla. Çok ama çok iyi bir insanmış. Kimseye bir zararı dokunmazmış aksine yukarıda söz ettiğimiz gibi gücüyle herkese yardımcı olurmuş. Karşılığında yeter ki, kendisi istemese de ona yiyeceği bir şeyler verilsin.

Bir gün bir yalağın yanındaki çamura kocaman bir öküz batıp kalmış...

Hayvan ayaklarının yarısına kadar çamura gömülmüş.

Ne yaptılarsa çıkaramamışlar hayvanı.

Tek çare Deli Veli'ye haber salmak.

Çok sürmeden gelmiş oraya... Bir bakmış herkes orada toplanmış, "şöyle yapalım, böyle yapalım" diye her kafadan bir ses çıkıyor.

-Ayıplar olsun size, bir hayvanı çıkaramadınız çamurdan, demiş gülerek ve eklemiş:

-Alın hayvanın üzerinden o ipleri... Çeke çeke öldürecektiniz onu...

Ve sonra çamura girmiş... Bata çıka yürüyerek öküzün yanına yaklaşmış, şöyle bir okşamış hayvanı, ardından da eğilerek başıyla omuzlarını karnının altına sokmuş, iki elini de bacaklarına dolamış.

Herkes, hayvanı omuzlarında kaldırmak gibi olanaksız bir şey yapacağını anlamış, "olamaz, yapamayacak" falan demişler ama üç beş saniye sonra gözlerine inanamamışlar.

Deli meli denilen Veli, öküzü kaldırdığı gibi az ileriye, çamurdan dışarıya fırlatmış.  

Öküz teşekkür eder gibi bir bakmış Deli Veli'ye sonra da uzaklaşmış oradan.

Oradaki çoluk çocuk herkes başlamış tezahürata...

-Yaşa be deli dayı yaşa.

Hemen yiyecek bir şeyler getirmişler Deli Veli'ye, iştahla yemiş.

Ama her zaman, her yerde olduğu gibi adamın önünden tabağı aldıklarında kaşığın yerinde yeller estiğini görmüşler.

Deli Veli kaşığı yürütmüştü.

Kötü niyeti, hırsızlığı falan yokmuş ama öyle bir huyu varmış ve herkes bunu bildiği için hiç ses çıkarmazmış.

Kim kendisine ikramda bulunsa çatal, kaşık, bıçakları alır gidermiş.

Bu yüzden insanlar ona yemek verirken, en eski kaşık, çatallarını gözden çıkarırmış.

-İnanamıyorum, olamaz böyle bir şey, dediğimde Mehmet Bey dostum, "İnan!... Oldu böyle bir şey. Çünkü çocukluk yıllarımda dedem bana hep bu Deli Veli'nin hikayesini anlatıp dururdu" dedi ve ekledi:

-Deli Veli gibi olmasalar da çok güçlü ve sağlıklıydı insanlar. Mesela bir çoban vardı; akşamları davarı mandıraya çekildiğinde oradaki, taştan yapılmış, ağır, kocaman yalağı omzuna vurur evine götürür, ertesi gün sabah yine omzunda getirirdi. İnsanlar sırtlarında odundan yapılmış sabanları taşırdı; bir çuval buğdayı yerden aldığı gibi omuzlarına vururdu...

 

                                                                                     ***

Kısmetse önümüzdeki hafta bir başka nostaljik yolculukta yine birlikte olmak dileğiyle esen kalın...

Ve kendinize iyi bakın.  

   456 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazılarını görüntüle
21 Kasım 2008, Cuma   Dostlar alışverişte görsün
20 Kasım 2008, Perşembe   Her işimiz yarı buçuk!
19 Kasım 2008, Çarşamba   Kim dur diyecek bu gidişata?
18 Kasım 2008, Salı   Allah garibi sevindirmek isteyince...
16 Kasım 2008, Pazar   "Halis tegge südündendir (!)bu mahallebiler"
15 Kasım 2008, Cumartesi   25 yıl önce, 25 yıl sonra
14 Kasım 2008, Cuma   İstenince oluyor işte
13 Kasım 2008, Perşembe   Aslında suçumuz büyük!... Hak ettik bu ağır cezayı!
12 Kasım 2008, Çarşamba   Kıbrıs, barış, çözüm diye diye...
11 Kasım 2008, Salı   Hemen Güney'e mi?



DÖVİZ KURLARI : .
DÖVİZ CINSI ALIŞ SATIŞ
1 DOLAR 1.6944 1.7064
1 STERLİN 2.5170 2.5358
1 EURO 2.1221 2.1370



YAZARLAR : .

Başaran Düzgün

LİDERLERİN KULAĞINA KÜPE...

Ali Baturay

ÇOCUK ÇOCUKTUR, IRKI MI OLUR ÇOCUĞUN?

Hasan Hastürer

Beni ciddi anlamda rahatsız ediyor be gard...

Mustafa Doğrusöz

KIRMIZI ÇİZGİLİ YILLAR 49

Akay Cemal

Rusya'dan sevgilerle, görüşmeler keres...

Ahmet Tolgay

VAHŞİ BATI'NIN GECESİ: KIZILDERİLİLER ...

Bilbay Eminoğlu

Dostlar alışverişte görsün

Omaç BAŞAT

Lige merhaba

Hüseyin EKMEKÇİ

Londra'da öğretmen...

Dilek ÇETEREİSİ

Başbakan "çak" yaptı,Ekenoğlu gürl...

Aysu Basri

BABALARINA BENZEYEN NESİLLER

Emin AKKOR

Karşı duruşun sebebi, güvensizlik

Uzm. Mine Çağlar

Akciğer kanseri

Dr. İsmail KEMAL

Yine Mustafa

Oğuz Metiner

Hac mevsimi dolayısıyla

Harid Fedai

Şehir Mektubu





© 2003 - 2006 Kibris Gazetesı
Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak belirtilmeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: info@kibrisgazetesi.com
Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Kibris Gazetesı harici linklerin sorumluluğunu almaz.
Last Digital
eNewspaper Automation Software
Technology by:
                     
Dışarıya link Last Digital